23 Aralık 2010 Perşembe

NASIL BİR KADIN ARIYORSUNUZ? AHMET ALTAN


Nasıl bir kadın arıyorsunuz ya da nasıl bir erkek? Aşkınızı yaşamak için istediğiniz insan nasıl biri? Nasıl tarif edersiniz o aradığınız insanı? Ve o aradığınız insanı gerçekten bulsanız hemen koşar mısınız onun yanına? Yoksa ürküp geri mi çekilirsiniz?

"Terk etmiş ve terk edilmiş" bir kadının macerasını anlatan Çiğdem Anat'ın "Aklım Nereye Gidiyor, Ellerim Nereye" kitabını okurken gördüm birden cevabı. Kitabın bir yerinde o cümle çıkıyor karşınıza, romanın kahramanı olan kadınla yeniden ilişki kurmak isteyen eski sevgilisi, karısından yakınırken şöyle diyor kadına : "Beni aldatabilecek bir kadın istiyorum."

Bu cümlede duruverdim. "Kendisini aldatabilecek bir kadın isteyen" bir erkek. Birden fark ettim ki bütün erkekler aslında, bunu açıkça söylemeseler de, "kendilerini aldatabilecek bir kadın" istiyorlar.

Bütün kadınlar da "kendilerini aldatabilecek" bir erkek. Ama bu cümlenin, kitapta yazılmayan bir devamı bulunuyor, bir başka cümle daha var bu cümlenin ardından gelen. "Beni aldatabilecek bir kadın istiyorum," ama "beni aldatmayacak bir kadın."

Herkes, kendine muhtaç olmayacak kadar güçlü, başkalarına gidebilecek kadar özgür, her an kendisini beğenecek başka birini bulabilecek kadar alımlı birini istiyor, ama bu istediği özelliklere sahip olan insan kendisini aldatmasın da istiyor. "Aldatabilecek biri olmak" çekici kılıyor insanı, belki de çekiciliğin tarifi bu kadar basit, "aldatabilecek biri" olmak.

İnsanlar "aldatabilecek olana" doğru çekiliyorlar, yaklaşıyorlar, dokunuyorlar, sonra kendi şartlarını söylüyorlar; "Ama aldatmayacaksın". Ve "aldatabilecek olanın" çekiciliği ile aldatılma korkusu arasına sıkışıyorlar. Her an bir kuşkuyu, bir korkuyu, bir tedirginliği soluyorlar öyle biriyle olduklarında. Biliyorlar ki, "aldatabilecek biri" aldatabilir.

"Aldatamayacak biri" ise güvenli ama bir o kadar da sıkıcı. "aldatabilecek biri" çekici ama aynı zamanda korkutucu. Aşkın en zor kavşağı.

Hangisini seçeceksiniz, istediğinize sahip çıkacak cesareti gösterebilecek misiniz, yoksa güvenli bir sıkıcılık mı daha cazip gelecek size?

Kitabın erkek kahramanı da "aldatabilecek birini" aradıktan ve üstelik onu da bulduktan sonra duruyor zaten, karısını, çocuğunu, alışkanlıklarını bırakamıyor. Başka bir evde aşkla kendisini bekleyen "aldatabilecek kadının" yanına gitmiyor. "Aldatabilecek bir kadın" istiyor, o kadını buluyor ve daha önce verdiği sözden dönüp o kadını "aldatıyor". "Aldatabilecek kadından" korkuyor erkeklerin çoğu gibi. En çok istediği kadın, onu en çok korkutan kadın çünkü. Hayatı boyunca düşlediği, özlediği kadına kavuştuğu anda, o kadından aslında ne kadar korktuğunu fark ediyor erkek ve "aldatamayacak olanın" sıkıcılığına dönüyor.

Sonra da, hayatının sıkıcılığına, kendi korkaklığına bir teselli bulabilmek için toplumsal payeler, işinde geçici başarılar elde etmeye uğraşıyor.

"Aldatabilecek kadın" ise yapayalnız, bir sevgili bekliyor.

Erkekler "aldatabilecek bir kadını" sevip, "aldatamayacak bir kadınla" yaşıyorlar, güven ve rahat aşka ağır basıyor. "Aldatabilecek kadın", kendisine benzeyen bütün kadınlar gibi mutsuz oluyor kitapta. Onu şartsız ve korkusuz sevecek birini bulana kadar da mutsuz kalacak.

6 Aralık 2010 Pazartesi

YILDIZ KENTER: KABAK ÇEKİRDEKLERİ


 Bazen bir çekirdek bile yetiyormuş hayata tutunmaya demek ki...



İnsanın ortak kaderi doğum, ölüm ve o aradaki zaman, yaşam...


Doğmak, ölmek isteğe bağlı değil... Ölmek, belki bazen.


Bize düşen yaşamak. Koşullar ne olursa olsun yaşamak. Ayakta kalmak...


Hadi sıyırttın sıyırttın, hayatta kalabildin zar zor. Uzun yaşamak, bir ayrıcalık.


İyi, güzel... Ama ayakta kalmak, kalabilmek.  Ceza!  Müthiş bir ceza!

İlkokuldaydım, birinci sınıfta. Hiç unutmadığım bir cezaya çarptırıldım.

Karatahtanın önünde, sırtım sınıfa, yüzüm karatahtaya dönük, ders bitimine kadar kıpırdamadan ayakta durmak...


Utanıyorum, midem bulanıyor. Ölmek istiyorum. Herkesten nefret ediyorum, herkes ölsün istiyorum.

Sonra bir ara cebimdeki kabarıklığı hissediyorum: Kabak çekirdeklerim!


Bir kuruşluk kabak çekirdeği almıştım, bir tane bile yemedim. Mahmut'la (benden birbuçuk yaş büyük ağabeyim; üçüncü sınıfa gidiyor) eve giderken yiyecektik.


Evimiz taa tepede, Abidin Paşa Köşkü'nün orada. Bahardı...


Bademler açmış, tepeye giden toprak yol bomboş. Ev yok pek. Apartman hele hiç yok. Göz alabildiğine tarla. Papatyalar,gelincikler.

Hadi be sen de!.. Ne diye ölecekmişim... Mati'cigimle güzelim dağ yolunda çekirdek yiyerek, konuşa gülüşe eve gitmek varken!

Şimdi dönüp geriye baktığımda, hep çekirdek misali umutlar peşinde ayakta kalabildiğimi görüyorum.


Öleceğimi bile bile bir çekirdek uğruna bu kadar çaba, çırpınma! Değer mi?..


Kalk hadi diyorum, durma koş, birşeyler yap. Yaşa. Dur diyorlar bir yandan da, koşma... Yeter dinlen artık.

Koşma...


Öl artık!


Ama çekirdeklerim bitmedi ki daha..."

13 Kasım 2010 Cumartesi

TANRIDAN ... İSTEDİM...

Tanrıdan gururumu yok etmesini istedim. Tanrı 'Hayır dedi. Gurur benim yok edebileceğim bir şey değil, Senin bırakabileceğin bir şeydir.' dedi.

Tanrıdan sakat çocuğumu iyileştirmesini istedim. Tanrı 'Hayır, dedi. Onun ruhu sağlam, vücut o kadar önemli değil, O geçici bir şeydir.' dedi.

Tanrıdan Bana sabır vermesini istedim. Tanrı 'Hayır, dedi. Sabır büyük acılar çekilerek öğrenilebilecek bir şeydir. Sabır verilmez, hak edilir.' dedi.

Tanrıdan Beni mutlu etmesini istedim. Tanrı, 'Hayır, dedi. Ben sadece nimetlerimi sunarım, Mutlu olmak sana bağlı...' dedi.

Tanrıdan Beni çektiğim acılardan kurtarmasını istedim. Tanrı 'Hayır,dedi. Çektiğin acılar günlük kaygılarının önemsizliğini anlamanı, onlardan uzaklaşmanı ve bana daha çok yaklaşmanı sağlar.' dedi.

Tanrıdan Ruhumu olgunlaştırmasını istedim. Tanrı 'Hayır, dedi. Kendi kendine olgunlaşmalısın, ama meyvelerini alman için yardım edeceğimden emin olabilirsin.' dedi.
Tanrıdan Hayatı sevmemi sağlayacak her şeyi istedim. Tanrı, 'Hayır, dedi. Ben sana hayatı vereceğim. Böylece hayata dair her şeye ancak sen sahip olabilirsin.' dedi.

Tanrıdan, Tanrıya duyduğum sevgiyi, başkalarına da duyabilmeyi istedim. Tanrı söyle dedi: 'Ohhh! Nihayet doğru bir şey istedin.' Ruhu olgunlaşmamış bir kul Tanrıya hep 'bana ... ver' ile biten dualar eder. Olgunlaşmış bir ruh ise '. vermemi sağla' diye bitirir dualarını...
Steve Goodier'in 'Bir Dakika Hayatinizi Değiştirebilir' adlı kitabından alınmıştır.

15 Ekim 2010 Cuma

FARE KALBİ

Bir Hint masalına göre; Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki,

"Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem."

25 Eylül 2010 Cumartesi

ERKEK DEDİĞİN : CAN YÜCEL... AMA VAR MI BÖYLE ERKEK GERÇEKTEN

Seni Elinin Tersiyle değil Avucunun İçiyle Kavrayacak. Bileceksin Ki Emin Ellerdeyim, Başkası Tutamaz Elimi Böyle.

Rahat Olacaksın Yanında, Çok Konuşmayacak, Beynini Didiklemeyecek. İnce Olacak; Seni Senin Kadar Düşünecek.

Erkek Dediğin, Sen Onu Merak Ettiğinde Kendisine Hesap Soruluyor Havalarına Girmeyecek. Senin İnceliğine Karşı Umursamaz Sözler Sarf Etmeyecek.

Erkek Dediğin, Kadının Sinirini Bozmayacak, Cinlerini Tepesine Çıkarmayacak, Sanki Sen Onun İçin Varmışsın, Her Ne Zaman İstese Emrine Amadeymişsin, O Ne Yaparsa Yapsın Her İstediğinde Yanında, Elinin Altında Olacakmışsın Triplerine Girmeyecek.

Erkek Dediğin, Sen Ona Sevgini Hissettirdiğinde, Sen Ona Kayıtsız Şartsız Aşıkmışsın Gibi Havalara Girmeyecek.

Erkek Dediğin İlgi Gördüğünde İlgiyle, Sevgi Gördüğünde Sevgiyle Karşılık Verecek.

Erkek Dediğin, Sen Onun İçin Kendine Baktığında, Sırf Ona Daha Güzel Görünmek İçin Giyinip Kuşandığında Hiçbir Şey Olmamış Gibi Davranmayacak.

Erkek Dediğin, Ruhunu Okşamasını Bilecek. Romantik Olacak, Kimi Gün Habersizce Kucağında Çiçeklerle Çıkıp Gelecek.

Özel Günleri Unutmayı Marifet Sanmayacak.

Erkek Dediğin, Kayıtsız Olmayacak, Senin Bütün Zarafetine Karşı. Gerçekten Seven Bir Kadın Sevgi Ve İlgi Bekler, Erkeğine Verdiği Aşkın Karşılığında Küçük Bir Tatlı Söz, Kısa Bir Mesaj, Bir Çağrı Bile Onu Mutlu Edebilir. Erkek Dediğin Bütün Bunları Cebinden Para Harcıyormuş Gibi Cimrilikle Yapmayacak.

Erkek Dediğin, Ben Aranmayı da, Çok Aramayı da Sevmem Demeyecek. Erkek Dediğin, Her Şey Kendi İstediği Gibi Olsun İstemeyecek. Sadece Kendi Canının İstemesine Bağlamayacak Her Şeyi.

Erkek Dediğinin, Hissettiğiyle Yaptığı Şey Arasında Uçurum Olmayacak. Erkek Dediğin, Cesur Olacak Cesur. Seni Seviyorum Derken Korkmayacak, Başka Şeylerin Arkasına Gizlenmeyecek. Seviyorum Deyip Bir Sonraki Perdede Kaçmayacak, Özlüyorum Diyorsa Gelecek, Kaybetmek İstemiyorum Diyorsa Kaybetmeyecek.

Erkek Dediğin Aşkına Sahip Çıkacak. Korkak Olmaz Erkek Dediğin.

Erkek Dediğin İyi Sevişecek. Koyun Gibi Yatmayacak, Bir An Önce Şu İş Bitse Demeyecek. Aşksız Yatmayacak Yatağa. Ve Sen Bunu Bileceksin. Bir Baba Şefkatiyle Seni Alnından Öptüğünde Bileceksin Ki Sevgisi Geçici Ve Zayıf Değildir.

Erkek Dediğin, Ve Sevgiyle Öptüğünde Dudaklarından Bileceksin Ki Öpüşün Tek Sebebi Şehvet Değildir.

Erkek Dediğin Aldatmayacak. Aldatmak Basitliktir. Seviyorum Diyorsa Aldatmaz Erkek Dediğin. Aldatıyorsa Sevmiyor Demektir.

Erkek Dediğin Yakışıklı Olacak, Çekici Olacak Ama Bundan Çok Daha Öte Bir Şey olacak.

Erkek Dediğin, Zeki Olacak. Kadının Küçük Yalanlara, Bahanelere İnanmayacağını, Kendisini Kendi Gibi Tanıdığını Bilecek. Kadının Zekasını Küçümsemeyecek Kadar Zeki Olacak. Seni Bir Hamur Gibi Karmasını da Bilecek, O Hamura Kendisini Katmasını da.

Erkek Dediğin, Değerlerini Bir Anlık Hevesler Uğruna Satmayacak. Namussuzluğunu, Ahlaksızlığını Ancak Ve Ancak Seninle Yataktayken Kullanacak.

Yan Gözle Hatun Kesmeyecek, Üstüne Sevgili Edinmeyecek. Erkek Dediğin Önce Sevecek. Kendini Sevmeyen Erkekten Kimseye Hayır Gelmez. Bir Bakarsın Ki Yıllar Sonra Bu Adamla Ne Yatağa Sığıyorsun, Ne Toprağa. Koluna Girip Gezmesini de Bileceksin, Gururla Koynuna Alıp Sevişmesini De.

Erkek Dediğin, Babalığını Da Bilecek, Ana-Babaya Hürmet Etmeyi, Kadir Kıymet Bilmeyi, Vefakarlığı, Fedakarlığı.

Erkek Dediğin Seni Koruyacak, Kuşatacak . O Nerede Olursa Olsun Seni Koruyacağını Bileceksin.

Pısırık Olmayacak Erkek Dediğin. Erkek Dediğin Erkek Olacak Güzelim. Seni Sadece Sen Olduğun İçin Sevecek. Parayla Pulla, Kariyerle, Güçle, Kimin Ne Dediğiyle Hareket Etmeyecek. Hem Sevgilin, Hem Arkadaşın Olacak!

13 Eylül 2010 Pazartesi

CAN YÜCEL: KADIN DENİLEN KAYIP KITA

Kadın denilen kayıp kıtayı keşfe çıkan milyonlarca erkek, çoğu zaman eli boş döner açık denizlerdeki bu nafile seferlerinden.
Kadın denilen kayıp kıtayı keşfettiğini sananlarsa bir süre sonra, belki birkaç sene, belki birkaç saat, ayak bastıkları kıtayı bambaşka bir iklime bürünmüş bulunca, Kolomb sendromuyla "Acaba yanlış kıtada mıyım? " telaşına kapılırlar.
Oysa genellikle kıta değildir yanlış olan; kâşifin kıtayı algılayış biçimidir. Asgari topoğrafya bilgisinden yoksun oluşudur.
Kıta'nın, bazen kâşife göre mevsim değiştirebilen, aynı anda birkaç iklimi bir arada yaşayabilen potansiyelini algılayamayışıdır. Güverteden karanın görünüşüyle, kıtadan kâşifin görünüşü arasındaki farkı kavrayamayışıdır.
Bu pusula hatasından dolayı, kaç erkek olağanüstü bir keşfin kenarından dönmüştür. Kaç kâşif, henüz keşfetmediği kıtaları yok sayarak gerçek yüzölçümünü bilmeden, yaşadığı bir kıtanın kıyısında tüketmiştir ömrünü kim bilir?
Ve kim bilir kaç kıta uzaktan gülümseyerek izlemiştir, çevrede kendisini arayan şaşkın kâşiflerin nafile turlarını!....

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Eski Mısırlılarda şöyle bir inanış varmış: Mısırlılar öldükten sonra cennet veya ceheneme gitmelerinin şu 2 soruya verecekleri cevaba bağlı olduğuna inanırlarmış:

- 1: "Hayatında mutluluğu buldun mu? Kendini mutlu ettiğin bir hayat yaşadın mı?"     ve

-  2: "Yaşadığın bu hayat başkalarını da mutlu etti mi? Ama başkalarını mutlu etmek için kendini feda ederek değil. Kendini mutlu ettiğin, kendin olduğun yaşamınla başka hayatlara mutluluk verdin mi? "

Ne kadar da doğru... Bu dünyada ne kendisi mutlu olmayı başarabilmiş, ne de etrafındaki kimseyi mutlu etmeyi becerebilmiş kişilerin (bırakın cennete veya cehenneme gidebilmeyi) gerçekten yaşamadıklarını bile söylemek mümkün. Nietsche ne der: " En çok ölümden korkanlar, en az yaşayanlardır." Öyleyse önce biz gerçekten hakkıyla yaşayalım, yaşamdan zevk alalım, çevremizdekilere de bunu aşılayalım ve bundan yararlandıralım. Ondan sonra nereye gideceğimiz Allah'ın takdiri...

28 Temmuz 2010 Çarşamba

KADINLARIN SEVMEDİĞİ ERKEKLER

  • Hayatınızı, sizi, verdiğiniz kararları, her şeyi ama her şeyi yönetmeye, kontrol etmeye çalışan,
  • her şeye bir bahanesi olan,
  • fazla laf, az iş yapan,
  • sizi kısıtlamaya çalışıp, kendisi her bir boku yiyen,
  • kendini kadından daha zeki, sinsi ve tecrübeli sanan,
  • "sen feminist olamazsın yahu şu tatlılığa bak" diyen,
  • temizlik, masumluluk kavramlarının henüz daha ne olduğunu idrak edememiş bir beyne sahip, boş konuşan, bir de size iltifatmışçasına bunları tekrar tekrar söyleyen,
  • kendisini babanız anneniz zannedip onların bile hayatta giremeyeceği özgürlük alanınıza girmeye cüret edip, bir de bu alanın sınırlarını zorlayan,
  • kalbinin söyledikleri ile ağzından çıkan sözleri farklı olan,
  • birden fazla kadını sevebileceğini düşünen ve karşısındaki kadın salakmış gibi yakalanınca açıklamasını böyle yapmaya çalışan,
  • şu zamana kadar karşısına ona boyun eğmeyen, ona kanmayan, dobra dobra konuşan biri çıkmadığı için etrafındaki diğer kadınlar gibi sizi de çeşitli vaatleri ile kandıracağını sanan erkeklerden hoşlanmaz hiçbir kadın…

1 Haziran 2010 Salı

KRİSTOF KOLOMB EVLİ OLSAYDI...

Kristof KOLOMB evli olsaydı belki de Amerika kıtası hiç bir zaman keşfedilmeyecekti. Çünkü o meşhur ve macera dolu seyahatın planlarını yapmak yerine karısının, ona yönelteceği soruların cevaplarını vermeye çalışacaktı. Peki Kristof KOLOMB ‘un karısı ona ne sorabilirdi :
1. Bölüm soruları :
Nereye gidiyorsun? Kiminle gidiyorsun? Niçin gidiyorsun? Nasıl gidiyorsun?
Keşif için gidiyorum.
Neyin keşfine gidiyorsun? Niye sen gidiyorsun?
2. Bölüm soruları :
Sen dönene kadar ben ne yapacağım? Ben de seninle gelebilir miyim? Personel listeni bana bi göstersene! Peki ne zaman dönüyorsun? Doğru söyle niçin gidiyorsun?
3. Bölüm soruları:
Sen bu seyahatı bensiz planladın değil mi? Bu seyahatten gerçek amacın ne? Yoksa biriyle mi kaçıyorsun? Senden nasıl haber alacağım? Senin orada neler çevireceğin ne malum? Gemide kadın da var mı?
4. Bölüm soruları :
Ben hala neyin keşfi olduğunu anlayamadım? Senden başka keşif yapacak yok muydu ? Sen zaten her zaman böyle yapıyorsun! Ben anlamıyorum, keşfedilecek başka bir şey kalmadı mı? Benim kırık kalbimi niye keşfetmiyorsun?
5. Bölüm soruları :
Onu bunu bilmem ben de seninle geleceğim! Yalnız annemler memleketten dönene kadar bir ay beklemen lazım!
Neden?
Çünkü onların da gelmelerini istiyorum! Annemler bugüne kadar hiçbir yeri keşf etmediler! Sen gemide kadın da var mı demiştin?

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Meğer ''susmak'' insanın içiyle konuşmasıymış: Kahraman Tazeoğlu

Biliyor musun; umarsız bir yıkımdı gidişin. Liman boyu uzanan iç kanamalı bir suskunluktu bizden geriye kalan.
Oysa bilmeliydin; bütün bir hayatı ürpererek yaşama cesaretiydi aşk. Ve yola çıkıldığında göze alınmalıydı aşkın adressizliği.
Sen bir tepeden masal gibi geldiğinde gözlerime, ben kendi masalımı terk edip, gözlerine benzeyen bir deniz seçmiştim kendime. Bana aşkı öğretmiş sen yorgun, terli bir tepede; bırak isyanım tam olsun yüreğimin sessizliğindeki kıyamete. Bilirim sen kendince bir hayatı onarmaya düşkünsün. Onarmak içinse gidişin; sen önce seni affet. Bazen seni affedebiliyor muydun, beni ağladığında?
Meğer ''susmak'' insanın içiyle konuşmasıymış..
Bir romanı bitirmiş gibiydi sustuğunda. Bende sustum onunla. En iyi yaptığımdı susmak. Uzun bir sessizliğin sonrasında "susuşlarımızda sen benim susuzluğumu dindirecek yağmurunu bulamadığını sandın, ben senin yağmurunu yağdıracak o bulutunu. Oysaki yağmur bulutta saklıydı, bulutta yağmurda. 
Neden geçmişin muhasebesini yapmaya başlamıştık bilmiyorum. Son sözlerin iyice içime oturdu.
Bana bir kere susma hakkı verseydin, sana neler söylemeyecektim! Oysa sen hep payına susmaları aldın, bana ise hep sessizliğin ezeceği vakitlerle savaşmalar kaldı. Evet! Susmak birilerini hep konuşmaya mahkum etmekti. Ve en çok konuşan en fazla hata yapandı her zaman. En çok susanın hep haklı kaldığı gibi. Sessizlikten korkan birine sessizlik dayatmak (hem de bir lütuf, bir armağan gibi) işlenen en haklı suçtu. Sen tüm suskunlukları kimseye bırakmayacak kadar bencil, herkesi suskunluğuna özendirecek kadar cömerttin. Sana söylenenlerle, sana anlatılanlarla herkesin sırrını bildin ama kimseye bir şey söylemedin. Oysa izin verseydin, benimde sana söylemeyecek ne çok şeyim vardı. İnsanları sadece dinleyerek böyle çıplak, böyle savunmasız bırakmayı nerden öğrendin? Başkalarına ait bunca sırrı taşımak seni neden hiç yormadı?
Sen en çok bana sustun; ben en çok sana konuştum. Sana benzemeye başladığımdaysa, ben de içimi susarak döktüm. Yoksa içim dökülecekti. Susacak hiçbir şeyin kalmadığında ise içindeki sessiz diyaloglarla benden çekip gittin.
Meğer susmak, insanın içiyle konuşmasıymış. Çok geç fark ettim!".

23 Nisan 2010 Cuma

EĞER BİRİNİ SEVİYORSAN DİYALOGLARI

Şüpheci: Eğer birini seviyorsan, O'nu serbest bırak. Dönerse bu işte bi bit yeniği var demektir.
Manyak: Eğer birini seviyorsan, O'nu serbest bırak. Dönerse bi daha serbest bırak. Gene dönerse gene bırak.
Aşırı sahiplenici tip: Eğer birini seviyorsan, O’nu kesinlikle serbest bırakma!
Ruh hastası: Eğer birini seviyorsan, O’nu serbest bırak, ve gizlice takip et, bakalım kime gidecek or....pu.
Gıcık versiyon: Eğer birini seviyorsan, bunu ona sakın söyleme.
Psikolog: Eğer birini seviyorsan, O’nu serbest bırak, dönerse kendine güveniyor demektir, dönmezse superegosu baskın demektir, gitmiyorsa manyak demektir
Solcu versiyonu: Eğer birini seviyorsan, O’na devrimden bahset, O’na doğacak kızıl güneşten bahset, insan olmaktan, halkımızın özgürlüğünden bahset, hala bunlara inanabiliyorsa, o senindir.
Deli Celal versiyonu: Eğer birini seviyorsan, O’nu serbest bırak, dönerse delidir, dönmezse normaldir.
Paintballcu versiyonu: Eğer birini seviyorsan, O'nu serbest bırak. 5 metreyi geçince vurursun.
Psikopat: Eğer birini seviyorsan öldür. Hatırında hep o güzel haliyle kalsın. Yaşlanınca zaten cazibesi kalmayacak.
Normal versiyon: Eğer birini seviyorsan, O'nu serbest bırak. Eğer geri dönüyorsa senin demektir, eğer dönmüyorsa zaten hiç senin olmamış demektir.

11 Nisan 2010 Pazar

SEVER KAVUŞAMAZSAN AŞK MI OLUR? EYÜP CAN

Aşık Veysel’e sormuşlar “Aşk nedir” diye. “Seversin, kavuşamazsın aşk olur...”  demiş. Leyla ile Mecnun’dan Romeo Juliet’e aşkın en güzel tanımıdır “kavuşamamak...”  Peki ya kavuşursan?
Esch Tobias ve Stefano George “The neurobiology of love” kitabında açıklıyor. Bir kere aşk ne zannettiğimiz gibi psikolojik ne de duygusal. Psikolojimiz değişiyor, duygu yoğunluğumuz artıyor fakat aşk alabildiğine kimyasal. Kalbin derinlikleriyle hiç ilgisi yok, her şey beynin kıvrımlarında...
Aşkı edebiyatçılardan dinlemeye alışık olanlara aktaracaklarım sinir edici gelebilir ama üzgünüm neuroscience’a göre aşk bir motivasyon sistemi. Adeta bir uyuşturucu... Âşık olduğunuzda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk, susuzluk ve açlık devreleri” aynı anda harekete geçiyor. Tıpkı eroin, kokain ya da esctacy’nin ilk etkileri gibi...
Beyninizi resmen ateş basıyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonları aynı anda beyne hücum ediyor. Bu hücum karşısında beynin “endişe, korku, analiz ve dikkat” merkezi havlu atıyor.
Bu yüzden “aşkın gözü kör”. Bu yüzden sevdiğiniz size kusursuz görünüyor... Bu yüzden “Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk”. Bu yüzden sevenler sevdikleri için kendilerinden vazgeçebiliyor... Ve bu yüzden âşıklar kavuşamayınca mide krampları geçiriyor, yemekten içmekten kesiliyor, yataklara düşüyor... Kimi hayata küsüyor, kimi canına kıyıyor... 
Yaşayanlar için su, hava, ekmek kadar fiziksel aşk. Yaşamayanlar için delilik... Bilim adamlarına göre en irrasyonel davranış biçimi... Sanat, edebiyat tüm bu halleri yüceltiyor, oysa bilim tüm bu haller için “kimyasal” diyor... Öylesine kimyasal ki bu ateşli dönem ortalama 6-8 ay sürüyormuş. Eğer beynin topyekûn hormon salgıladığı bu dönemde sevdiğinize kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor.  Çünkü aşırı aktive olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Sonrasında yaşadığınız her ilişki bu hasarın gölgesinde kendisine yer arıyor...
Gelelim en baştaki soruya, peki ya kavuşursan? Psikiyatr Louann Brizendine, “Eğer beyin bu dört hormonu aynı anda sürekli salgılasa, yani aşk hiç bitmese insanlık nesli devam etmezdi” diyor. Tutkulu aşktan, ne çocuk ne de kariyer yapmaya vakit kalırdı... Fakat aşk öylesine bir uyuşturucu ki, alınamadığında, çok alındığında ya da azaldığında benzer sonuçlar doğurabiliyor.
Bu yüzden sadece kavuşamayanlar değil kavuşanlar da o 6 aylık süre geçince çok büyük hayal kırıklığı yaşayabiliyor. Oysa beynimiz buna programlı...  Kavuşan çiftlerin tutkudan kalıcı ilişkiye geçiş döneminde beyin MRI’ları taranmış...  Altı ayın sonunda beynin “zevk-ödül devresi” ve “ölümüne arzulama-açlık bölgesi” giderek sönükleşirken, dostluk-bağlılık devresi sarıdan kızıla ışıl ışıl parlamaya başlamış... Tutkuyla başlayan her ilişkide ilk büyük panik devresidir bu...
Deli gibi sevenler “aşk bitti” zanneder. Birçok ilişki bu yüzden biter. Oysa insan beyni ortalama altı ay sonra o hormonları salgılamamak üzere programlanmıştır. 
Yapacak fazla bir şey yok... Ya aşka müptela, bir ilişkiden diğerine boşu boşuna atlayıp durursunuz ya da yaşadığınız aşkı kıymetini bilerek daha kalıcı bir ilişkiye dönüştürürsünüz... Seversin, kavuşamazsın aşk olur... Seversin kavuşursun, kıymetini bilebilirsen mutluluk olur...

1 Nisan 2010 Perşembe

RİFAT ILGAZ : KADINLAR ???

Öperseniz beyefendi değilsinizdir, öpmezseniz adam değilsiniz.
İltifat edersiniz "YALAN" der, etmezseniz bırakır gider.
Her isteğine evet derseniz karaktersiz olursunuz, karşı çıkarsanız anlayışsız.
Çok yanına giderseniz "SIKILDIM" der, az giderseniz küser.
İyi giyinirseniz "ÇAPKINSIN" der, dikkat etmezseniz zevksizlikle suçlar.
Kıskanırsınız "HUYUN KÖTÜ" der, kıskanmazsınız "SEVMİYORSUN" der.
Biz bir dakika geç kalın kıyamet kopar, kendisi bir saat gecikirse "BUNDA NE VAR???".
Arkadaşınızla buluşursunuz adı ihmal olur, o buluşur "BİZİM KIZLAR" olur.
Siz başka kadına bakacak olsanız gözleriniz oyulur, başka bir adam ona baktığında adı "HAYRANLIK" olur.
Konuştuğunuz anda dinlemenizi ister, dinlediğiniz anda "NEDEN KONUŞMUYORSUN?" der.
Kısacası... Sade ama çok karışık. Zayıf gibi ama çok güçlü.
Akıl karıştıran ama hayranlık uyandıran.
İnsanı çıldırtan ama mükemmel!
Bu arada tercümeler de kadın gibidir:
Çok güzelse nadiren sadıktır, çok sadıksa da nadiren güzel...

12 Mart 2010 Cuma

SEVMEK Mİ İSTERSİNİZ, YOKSA SEVİLMEK Mİ?

Arkadaşımı beklerken boş masa bulamamış bir amca, benim masama oturdu. Sohbet etmeyi çok sevdiği anlaşılıyordu. O konuşuyor ben yorum yapıyordum. Emekli öğretmenmiş. Anılarını anlattı... Sonra gözümün içine bakarak:
- Kızım sevmek mi istersin sevilmek mi? dedi. Ne cevap vereceğimi bilemedim.
- İkisini istesem çok şey mi istemiş olurum?
- İkisi sunulmadı. Sana sadece birini seçme hakkı veriliyor.
Düşünüyorum düşünüyorum cevapsızım. Sevilmek, evet çok güzel. Sen sevmedikten sonra o seni sevse ne olur? Ya sevmek? Eğer karşındakinin seni sevmediğini anlarsan, o da acı verir. Ben karşımdakinin beni sevmediğini öğrendiğimdeki acıyı tatmak pahasına da olsa sevmeyi seçtim.
- Evet, cevabım SEVMEK. Bu sorunun cevabını siz de verecek misiniz?
- Tabi ki kızım . Bundan 35 yıl önce çok yakışıklıydım, bakma şimdi yaşlandım. Hep sevildim. Sonunda beni seven, ilerde seveceğimi düşündüğüm biri ile evlendim. Ömrümün yarıdan fazlasını bir gün severim ümidiyle geçirdim. Eşim beni çok sevdi. Bir gün bile saygıda kusur etmedi. Onu sevmediğimi hissetmesin diye çok uğraştım. Geçen gün karımı toprağa verdik. Ölmeden önceki son konuşmamızda bana "Sana çok teşekkür ederim, beni bu hayatta mutlu ettin, anne olmamı sağladın, beni bilerek hiç üzmedin. Senin beni sevmeni sağlayamadım ama seni çok sevdim" dedi. Meğer anlamış onu sevmediğimi, aslında sevemediğimi.
- Peki hiç aşık olmadınız mı?
- Oldum elbette
- Peki niye onunla evlenmediniz?
- Çünkü o başkasını seviyordu. Ona söyleyemedim. Onun için hep gönül eğlendirdim. Olmadı, ondan başkasını sevemedim.
- Ne mutlu size ki sizi çok seven biri ile evlenmişsiniz.
- Evet kızım, haklısın ama ben SEVİLMEK şıkkını seçtiğim için olmadı.
İstemeden ona da hakettiği mutluluğu yaşatamadım. Sevilmeye doydum ama sevmeye hala açım...
Peki ya sizler bu soruya nasıl cevap verirdiniz? Sevmek mi isterdiniz, yoksa sevilmek mi ..?

2 Mart 2010 Salı

AZİZ NESİN - ATAM İZİNDEYİZ

Atam, hala yaşıyorsak:
edepsizlik sayesinde!
Altı oku soruyorsan,
politika dehlizinde!
Hele partin senden sonra,
devrimlerin tavizinde!

Vasfedeyim halimizi,
kalemime ver izin de!
Yobazlarla gericiler,
onlar bizden daha zinde!
'Atam, Atam...' derler ama,
bir adınız var sizin de...
Halkçılıkla devletçilik:
anlatamam, çok hazin de...


Tek umut var, o da yalnız,
Amerikan dövizinde!

Sorma Ata'm, halimizi,
hal mi kaldı anlatacak...
İşte geldik dizindeyiz!
Yata yata çok yorulduk,
tatil yaptık, izindeyiz!Sanayide henüz daha,
Cafer için lazım diye,
Amerikan bezindeyiz!
Geçeceğiz avrupa'yı
ama şimdi izindeyiz!
Hocamız var, hacımız var,
uçan kuşa borcumuz var,


Evet, doğru söylemişsin:
'Türk milleti çalışkandır! '
Biz de senin tezindeyiz!
Dinlenmekten yorulduk da,
Bugün değil, bu yıl değil,
çoktan beri izindeyiz!
İlerledik Ata'm öyle,
şimdi görsen tanımazsın:
Arasan da bulamazsın,
Yetmiş yıldır izindeyiz!

25 Şubat 2010 Perşembe

ERKEK PİŞİRME KILAVUZU

Kocaların çoğu pişirilme sürecinde yanlış işlem gördüklerinden yumuşaklıklarını ve iyi niyetlerini kaybederek bozulurlar.
Gerçek odur ki bazı kadınlar onları sıcak suda haşlayarak, bazıları ilgisizlikleri ile dondurarak, bazıları da ezip turşusunu kurarak ve yine kimileri de savurganca harcayarak bozulmalarına neden olurlar.
Özenilerek hazırlanan her kocanın iyi ve yumuşak olacağı söylenemez. Ancak iyi pişirilenin de, gerçekten tadına doyum olmaz.

Koca seçiminde çarşı pazar dolaşmaya da gerek yoktur. Genellikle en iyileri kapınızın önüne gelenlerdir.

Beğeninin kişisel olduğunu düşünerek koca seçimini yalnızca kendiniz yapınız; sabırla pişiremiyecekseniz almaktan vazgeçiniz ve ziyan etmeyiniz.

Kocalar da karides ve ıstakoz gibi canlı canlı pişirilir. Bazen pişerken tencerenin dışına taşıp yanabilir ya da kenarları sertleşerek kabuk tutabilirler.

Onları tencerelerinde tutmak için 'görev duygusu' adlı zayıf iplikten çok, 'huzur' adlı sağlam sicimle sıkı sıkıya bağlamalıdır.

Önce sevgi, sıcaklık ve neşe'den oluşan sürekli bir ateş yakılır. Koca, kişiliğine uygun bir ısıya ayarlanarak ateşe oturtulur. Köpürerek taşması halinde kaygılanmamalıdır. Pek çoğu iyice pişinceye kadar sık sık köpürebilir.

Özellikle sirke ve karabiber yerine tatlıcıların öpücük adı altında sattıkları şekerden biraz konulabilir. Tadına bakarken hoşgörü, iyimserlik ve neşe benzeri baharattan, birer tutam katmanız önerilir. Ancak bunlar diğer baharatlar gibi azar azar ve dikkatlice kullanılmalıdır.

Fazla sertleşmesinden kaçınılmalıdır. Fazla yayılmasını ve kabın dibine oturarak işe yaramaz hale gelmesini önlemek için arada bir hafifçe karıştırılmalıdır.

Kıvama geldiğini anlamamak olanaksızdır. Böyle pişirildiği zaman, size çok uygun ve sindirilmesi kolay olacaktır. Dikkatsizlik nedeniyle ev ateşini soğutmazsanız, bozulmadan istediğiniz süre dayanır. Bu yolda hazırlanmış koca, mutlu bir ömür boyunca tadını korur.

Not: Bu yazı 1800 yıllarında basılmış bir yemek kitabının önsözünden çevrilmiştir.

4 Şubat 2010 Perşembe

AŞK: PAKİZE SUDA

Aşk, karşıdakini bulunmaz Hint kumaşı zannetmekle aslında hıyarın teki olduğunu anlamak arasında yaşananların toplamıdır. Aşk deyip de geçmeyin. Bunun "olumsuzu" var, "yasak" olanı var, "onursuz"u var, "düzeyli"si var, "büyük“ü var, "gizli"si var, "sırılsıklam“ı var, "körkütük“ü var, “delicesine” olanı var, "büyüleyici"si var. Kendinizi yoklayın, illa ki bunlardan birine uyuyordur aşkınız. Yok hiçbirine uymuyorsa “şahsiyetsiz" bir aşkınız var demektir.
Aşık olanlara dikkat edin, derin derin düşünürler. Sanki "3. Dünya Savaşı'nı başlatalım mı?" diye sorulmuştur bunlara. Tarihi bir karar verecekler ya... Gözlerini sabit bir noktaya dikip öyle düşünür dururlar. Varsan baksan "Bir saat oldu hala neden aramadı" gibi bir şey geçiyordur o anda akıllarından.

"Aşk" denen illetin başımıza tebelleş olması Leyla ile Mecnun'un kaleme alınmasına denk düşer. Leyla'yı Mecnun'a yar etmediler. Diyeceğim şu ki: Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin ve öteki ikililer, önlerine set çekilecek yerde, Çırağan Sarayı'nda havai fişekli birer düğünle baş göz edilselerdi, büyük aşk diye bir şey kalmamış olacaktı, biz de "Beni yeterince sevmiyorsun" tutturmasıyla dünyayı karşımızdakine dar etmeyecektik. Adem ile Havva'nın aşkından söz edildiğini duydunuz mu hiç? Ben duymadım. Neden mi? Göz göze gelmeleriyle yekvücut olmaları bir oldu da ondan! Demek ki neymiş: kavuşamazsan aşk olurmuş!

13 Ocak 2010 Çarşamba

BİR HİNT YARATILIŞ MİTOLOJİSİ

Tanrı kadını yaratacağı zaman erkeği yarattığı maddenin tamamen bittiğini ve kadını yaratmak için hiçbir elemanın var olmadığını görür. Uzun süre düşündükten sonra sonunda şöyle bir çare bulur. Ay’ın yuvarlaklığını, sürüngenlerin kıvrımlarını, sarmaşıkların yapışkanlığını, sazların titreyişini, kamışın zerafetini, çiçeklerin tomurcuklarını, yaprakların hafifliğini, filin hortumunun ucunun inceliğini, ceylanın bakışını, rüzgarın dönekliğini, yabani tavşanın çekingenliğini, tavus kuşunun gösterişçi kibirini, papağanın göğsünün yumuşaklığını, elmasın sertliğini, ateşin sıcaklığını, karın soğukluğunu, karganın gevezeliğini, turna kuşunun yüze gülücülüğünü ve chakraweka’nın sadakatini alır ve bütün bunları karıştırarak kadını yaratır ve erkeğe verir. Fakat, bir hafta sonra erkek geri gelir ve Tanrı’ya şöyle yakınır. “Tanrım, bana verdiğin bu yaratık hayatımı çekilmez bir hale getirdi. Devamlı konuşup dayanılmaz derecede sorun çıkarıyor ve beni bir dakika yalnız bırakmıyor, hep kendisiyle ilgilenmemi isteyip bütün zamanımı alıyor. Aslı olmayan şeylere ağlıyor ve daima aylak dolaşıyor. Kendisi ile yaşamam olanaksız olduğu için size bu yaratığı geri getirdim.” Bunun üzerine Tanrı, “Pekala” der ve kadını geri alır. Bir hafta sonra erkek geri gelir ve tanrıya der ki, “Tanrım, o yaratığı size geri verdiğim günden beri çok yalnız kaldım. Onun şarkı söyleyip dans edişini, gözünün ucuyla bana bakışını, benimle oynaşmasını, bana yapışmasını daima hatırlıyorum. Gülüşü müzik idi. Ona bakmak, dokunmak bana zevk veriyordu. Lütfen onu bana geri ver.“ Tanrı bu sözler üzerine “Pekala” der ve kadını geri verir. Fakat aradan üç gün ya geçer ya geçmez erkek tekrar Tanrı’nın huzuruna çıkar ve der ki: “Tanrım bu işin yürümeyeceğini artık iyice anladım. Bu yaratık bana zevkten fazla bir dert oldu. İşte bu nedenle onu geri al.” Bunun üzerine Tanrı hiddetlenir ve “Yıkıl karşımdan, bir daha bu yakınmalarını dinlemeyeceğim, kendi işini kendin hallet” der. Erkek, “Ama onunla yaşayamam” diye sızlanırsa da Tanwrı, “Onsuz da yaşayamıyorsun” diyerek erkeğe yüz çevirir ve işine gider. Erkek ise orada kalakalır ve kendi kendine, “Ne yapayım ben? Ne onunla ne de onsuz yaşayamıyorum” diye söylenir.

2 Ocak 2010 Cumartesi

KIRILGAN KIZLAR

Bir ses etseniz uçuşup gidecekler. Kazara bir sözcük düşürseniz yere, onun boşluktaki hışırtısıyla kaçışacaklar saklandıkları kovuklara. Her sözcüğün özenle kurulması gerek, ses tonunuz sessizlikle mırıltı arasında gidip gelmeli ki incinmesinler. Onlar, yaşam savaşına çıkmadan kendilerini yenik ilan eden kızlardır.

Kâh yorganlarını başına çeker, kâh kendilerini eve ve sürgit bir mutsuzluğa hapsederler. İsterler ki bir ses, bir yürek onları bulsun ve onları çocukluğun o sert kışından çekip çıkarsın. Yeterince soğuk yemişlerdir, isterler ki bir yürek onları sarmalasın ve sıcaklığıyla ısıtsın. Sadece böyle bir rastlantı onları hayata çıkarabilir. İncinmiş bir çocukluk, ancak bir başkasına yaslanarak, sendelediğinde mutlaka orada, yanı başında olacağını bildikleri bir yürek ile deva bulacaktır. Kayıtsız şartsız bir anne, varlığını ona sunan bir âşık, ürkekliğin dilini konuşabilen bir insan gibi.

Onlar çocukluğun o sert kışında dünyanın korkulacak bir yer olduğunu bilirler. Dünya kötüdür ve ondan saklanmak gerekir. Hayattan öğrenecekleri her yeni şeyin, yeni darbeler yemekle olabileceği sezgisiyle insandan uzak yaşanır. Kötülükten kendini sakınamayan kızlar, yiğit bir adamın çıkıp da onları korumasını bekler.

Etraflarındaki zırh, ruhun yaralarının bağladığı bir kabuk gibi, onlara ulaşmanızı engeller. Cerahatli yarada yol alan bir cerrah gibi, ustaca sokulmalısınız o sisli geçmişin sokaklarına. Sevilme açlığının açtığı yaralar narindir. Düşünmeden ve hissedilmeden söylenmiş her söz, o yaraya tuz basar. Orada ancak sahici bir insan olabilirseniz, onun yaraları kadar sahici durabilirseniz, kendi yaralarınızla yüzleşecek kadar bir cesaretiniz varsa varsınız. Kuru öğütler, ezberlenmiş cümleler, acıyla dövülmemiş yaşantılar ruhun yaralarına işlemez. Ancak kendi iç sesini duyabilen birisi, o kırılgan kızları da duyabilir.
Kırılgan kızlar ya terk edişin soylu dağında bir keşiş gibi yaşar, ya da hayata bir yerinden katılır ve içlerinde zaman zaman nöbetler halinde dışarı vuran bir sızıyla yaşamayı sürdürürler. 'Yaşamıyor gibi yaşamak' sanatının ustasıdır onlar. Bir keşiş, yedi yüz yıldır mağarasında konaklayan bir bilgeyle karşılaşmış dağda. 'Güzel insan' demiş ona, 'neden şuraya bir ev yapıp da rahat etmiyorsun?' 'Hayat çok kısa' diye cevap vermiş bilge, 'yerleşmeye değmez'. Mağlupların bir bilgeliği vardır. Dünyanın mağlupları, dünyayı yerleşmeye değer bir yer olarak görmeyenlerdir. Kırılgan kızlar işte biraz da bunun için kırılgandırlar. (İnternette bulunan bir yazıdan revize edilmiştir.)