16 Ekim 2011 Pazar

TIP ÖĞRENCİLERİNDEN SAĞLIK BAKANLIĞINA AÇIK MEKTUP:

"Tıp Eğitimi Hastayla Olur"
Tıp fakülteleri de, sadece hastaların tedavi edildiği sıradan birer hastane değil, geleceğin hekimlerinin yetiştirildiği eğitim merkezleridir.


26 Ağustos'ta yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname ile hocalarımızın hasta eşliğinde pratik yapmaları; hastaların tanı, teşhis ve tedavilerine katılmaları yasaklanmıştır. Bu, bizim eğitimimizi sekteye uğratan bir karar ve uygulamadır.
Hocalarımız hasta muayene edemediği için, hasta başında almamız gereken eğitim yerine teorik dersler almaktayız. Böyle giderse; hasta muayenesini öğrenmeden, uygulamalarını hocalarımızın gözetimi altında yapmadan mezun olacağız. Nitelikli hekim olamamaktan, bilgi ve tecrübe eksikliğine bağlı hatalar yapmaktan korkmaktayız. Bundan olumsuz etkilenecek olan ise halkımızdır. Unutulmamalıdır ki; bir doktorun yaptığı en ufak hata, bir insanın hayatına mal olabilir.
İstanbul Tıp Fakültesi bu yıl Türkiye'nin en iyi tıp fakültesi seçilmiştir. Bizce bunun sebebi; köklü eğitim geleneğimizden yetişmiş hocalarımızın yıllardan gelen tecrübeleri, dünya çapında kabul gören yayınları ve hepsinden önce sağlığa ve eğitime adanmış hayatları ile fedakar kişilikleridir. Onların bilgi ve tecrübeleri ile harmanlanmış kıymetli fikirleri ve bakış açıları; bizim eğitimimizin, dolayısıyla halkımıza vereceğimiz sağlık hizmetinin niteliğini yükseltmektedir.
Üniversite sınavında iyi bir sonuç aldığımızda İstanbul Tıp Fakültesi'ni tercih etme nedenimiz, bulunduğu şehir ya da binası değildir. Bu fakülteye nitelikli ve başarılı hocalardan eğitim almak amacıyla geldik. Tıp eğitiminin gerektirdiği şekilde; hasta görerek, hasta başında, gerçek birer hekim olarak yetişmek istiyoruz. Hocalarımızın kalitesinden, tecrübelerinden, bakış açılarından faydalanmak istiyoruz. Buna izin verilmemesi ise bizim açımızda oldukça üzücü bir durum.

Tıp fakültelerinin sıradan bir hastane olmadığı, tıp eğitiminin yegâne temeli olduğu bilinmelidir. Şu da akıllardan çıkmamalıdır ki, üniversitenin esas amacı eğitimdir. Üniversitede verilen hizmet, eğitimin kaliteli bir yan ürünüdür.
Tıp fakülteleri de, sadece hastaların tedavi edildiği sıradan birer hastane değil, geleceğin hekimlerinin yetiştirildiği eğitim merkezleridir. Gelecekteki halk sağlığının kaderinin çizildiği yerlerdir. Üstelik böyle iyi hocaları bir arada bulundurmuş kurumların sayısı oldukça azdır. Bu vasıfları ile İstanbul Tıp Fakültesi, Türk tıbbının hazinesidir. Bu hazine dağıtılmamalı, yıpratılmamalıdır.
Düzenleme ve uygulamalarla alakalı "gürültü kopan" diğer "3-5 yer" de tıpkı bizim fakültemiz gibi seçkin birer hastane ve eğitim kurumudur. Bu kurumları üstün yapan da onları kuran ve geliştiren hocalardır. Bu hocaların kaybedilmesi halinde yeni istihdamlar yahut "hastaları yurtdışına göndermek" gibi çözüm önerileri gülünç kalacaktır.
Biz, servislerimizde yatmakta olan hastalarla görüştük. Özellikle kronik hastaların bu durumdan dolayı çok mağdur olduklarını gördük. Önceden, düzenli olarak kontrol ve tedavi oldukları profesörlere; artık muayene olamadıklarını, onlar tarafından tedavi edilemediklerini üzüntü ve çaresizlik ile söylüyorlardı.
Eğitimimiz sırasında muayene veya kontrol sırasında, her bir hastaya 20 dakika ayrılması gerektiğini öğrendik. Bugün, performans sistemi sebebi ile bu süre 2-3 dakikaya indirildi. Sonuçta doktorlar; hastanın yüzüne bakarak konuşmak, dikkatle muayene etmek gibi tıp hizmetinin temel gereklerine uymamakta; bunun yerine çoğunlukla gereksiz olan tetkikler isteyip hem devletimizi hem de hastayı istemeden zarara uğratmaktadırlar.
Bu sorunlar günlük gibi görünse de, uzun vadede; niteliksiz ve eksik yetişmiş hekimler, tedavileri eksik ya da yanlış yapılan hastalar, astronomik sağlık giderlerinden beli bükülmüş bir ekonomiden müteşekkil, bir hüsran tablosu ortaya çıkacaktır.
Biz bu olaylara duyarsız kalmak ve niteliksiz hekim olmak istemiyoruz. Bu nedenle önlüğümüzün üzerine mavi kurdele takıp "Tıp eğitimi hastayla olur" diyoruz.
İstanbul Tıp Fakültesi Öğrencileri (HK)

İYİ İNSAN KİMDİR? KİME İYİ İNSAN DENİLMELİDİR?

İyi insan eline fırsat geçmediği için kötülük yap(a)mayan sünepe insan değildir .

İyi insan eline kötülük yapma ve güveni kötüye kullanma fırsatı geçtiği halde "yakalanmak korkusu ile değil de", toplumu ve karşısındaki bireyi koruma ve yüceltme içgüdüsüne ve asgari insan sevgisine sahip olduğu için kötülük yapmayan insandır .

İyi insan topluma veya bireye zarar verebilecek duygularına, tutkularına, arzularına ve ihtiraslarına gem vurabilen, duygularının esiri olmaktan kurtulabilmiş güçlü insandır. İyi olmak zayıflıkla mümkün değildir. Çok güçlü olmayı gerektirir.

İyi insan güveni suistimal etmeyen, emanete hıyanet etmeyen, kişilerin zayıflığından bencilce istifade etmeye kalkışmayan insandır .

İyi insan kendi yaptıkları etik ve vicdani değerlere uymadığı zaman değerleri esnetmeye, eğip bükmeye, veya yaptıklarını masum şeyler olarak görmeye ve göstermeye çalışmayan ve yanlışları için başkalarını suçlamayan insandır .

İyi insan kendisini kötülüğe sürükleyebilecek süreçleri önceden kestirebilecek ve onlardan kaçınabilecek insandır .

İyi insan herşeye rağmen birilerine zarar verdiğinde hatasını telafi etmek için kendiliğinden gayret gösteren ve kendini affettirebilmek için sonuna kadar çaba sarfedebilen insandır. Örneğin park ederken tamponunu çizdiği aracın sileceğine kartını iliştirip not bırakma inceliğini gösteren insandır .

İyi insan konuşurken insanın gözünün taaa içine bakar, bakışlarını kaçırmaz ! İyi insan söyleyeceklerini açık seçik ve kararlı bir sesle söyler, mırıldanmaz !

İyi insan hem dinler hem de konuşur, susup sadece sizin söylediğinizi dinleyip size kafa sallayarak hak verir gibi yapıp kendi fikrini veya niyetini gizli tutmaz !

İyi insan doğulur mu, yoksa olunur mu ondan tam emin değilim . Ama iyi insan hep kendini geliştirmeye çalışır.


Onun için birisinden bahsedildiğinde, hemen bol keseden ;

- İyi insan !
- İyi çocuk !
- Efendi çocuk !

demeden önce biraz düşünmek gerekir .

Mesela bu konuya din korkusu ile iyi olmayı da ekleyebilirsiniz. Bazı insanlar din korkusu yüzünden "iyi" oluyorlarsa bu da gerçek anlamda iyi olmak değildir. Çünkü bu gerçek iyi insan değil, ceza korkusundan, yada ödül beklentisiyle iyi olmak zorunda kalan insandır... Gerçi din ve Allah korkusuyla bile iyi olmayı beceremeyenleri, hatta din ve Allah adına en büyük haksızlıkları ve kötülükleri yapanları gördükçe, bu tip iyi insanlara bile şükretmek gerekir...
(İnternetten alıntıdır, yazarı bulunamamış, yazı yine biraz bırkalanmıştır.)

9 Ekim 2011 Pazar

İşte tam da bu ölçüyü tutturabilen kadınlar erkeklerin vazgeçilmezi oluyorlar (mış)

Cilveli ama şımarık değil…
1. Öncelikle kendine sahip çıkar. Hayatını dürüstçe kazanır, onurludur, elini açıp beklemez…
2. Erkeği kovalamaz. Ayın, güneşin ya da yıldızların sadece erkeğin etrafında dönmediğini çok iyi bilir.
Cilveli kadın erkeğin peşinden ümitsizce koşmaz ya da onu sürekli kontrol etmez. Çünkü ne yaparsa yapsın kimsenin kimseyi tam kontrol edemeyeceğini iyi bilir. Kısacası dünyasının merkezi yalnızca ilgilendiği erkek değildir.
3. Gizemlidir… Dürüsttür, fakat her şeyini bir anda ifşa etmez. Elindeki kartları ise yüksek sesle açmamayı tercih eder.
4. Erkeği kimi zaman merak içinde bırakması gerektiğini iyi bilir. Onunla her gece buluşamaz çünkü yapması gereken başka işleri de vardır. Cep telefonuna uzun mesajlar atarak sanal bir sevgiliye dönüşmeyi de tercih etmez. Erkek, onu sevgiyle özlemelidir.
5. Yanlış anlaşılmalara asla izin vermez, ancak kırgın olduğunda da kendisiyle iletişim kurulmasını engeller. Kafasını toparladığında ise az ve öz bir şekilde, neden kırgın olduğunu açık yüreklilikle söyler.
6. Zamanın kontrolünü elinde tutar. Hayatındaki erkek ile arasındaki ritmin denetimi sadece onun elindedir. Ancak bunu karşısındakine asla belli etmez.
7. Espri anlayışını sürekli geliştirir. Sahip olduğu mizah anlayışı ile hayatındaki erkeği gülümsetmeyi başarır.
8. Kendine değer verir. İltifat edildiğinde gülümseyerek teşekkür eder. Hayatındaki erkeğin eski ilişkilerini sorgulamaz, kendisininkini de asla sorgulatmaz ve kendini başka kadınlarla kıyaslamaz.
 9. Hayatındaki erkekten öte tutkuları da vardır. Hobileri, arkadaşları, işi ya da ailesi de onun için yaşadığı aşk kadar önemlidir. Ancak hiçbiri bir diğerinin önüne geçmeyecek kadar iyi dengelenmiştir. Hayatındaki erkek o an için yanında bulunmadığında ya da ona zaman ayıramayacak kadar yoğun olduğunda bu duruma içerlemez, çünkü kendini oyalayacak başka meşguliyetleri de vardır.
10. Bedenine özenle yaklaşır. Görünüşünü ve sağlığını önemser. Kendine olan saygısının fiziksel görünümüne de yansıması gerektiğine inanır.
(Biraz alıntı, biraz düzenlemedir)

2 Ekim 2011 Pazar

KEDİ VE KÖPEK FARKI....

KEDİ NEDİR?
1. Kedi canı ne isterse yapar.
2. Kedi sizin sözünüzü dinlemez.
3. Kedinin ne yapacağı önceden kestirilemez.
4. Sizin yalnız olmak istediğiniz anlarda kedi oynamak ister.
5. Sizin oynamak istediğiniz anlarda kedi yalnız olmak ister.
6. Kedi her miyavladığında ilgilenmenizi ister.
7. Kedinin ruh hali çok değişkendir.
 


 
SONUC: Kediler yumuşacık tüylerin altına saklanmış kadınlardır.
 
KÖPEK NEDİR?
1. Köpek evde gözüne bir yer kestirir, oradan onu kaldırmanın imkanı yoktur.
2. Köpek içerki odada bir cips paketi açsanız sesini duyar, ama aynı odada siz ona bir şey söylediğinizde duymaz.
3. Köpek aynı anda hem aptal, hem sevimli görünebilir.
4. Köpek siz mutsuzsanız ulumaya başlar.
5. Siz oynamak istediğinizde köpek de oynamak ister.
6. Siz yalnız kalmak istediğinizde köpek yine de oynamak ister.
7. Köpek her yeri kirletir, eşyalarını her tarafa bırakır.
8. Köpek ağzıyla iğrenç şeyler yaptıktan sonra sizi öpmeye çalışır.
9. Köpek sizinle tanışır tanışmaz hemen ilgi bekler.
SONUC: Köpekler yumuşacık tüylerin altına saklanmış erkeklerdir.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

KADIN GİTTİĞİNDE NELER GİTMEZ Kİ ?

Kadınlar gittiklerinde, arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar. Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde yetim-öksüz kalan çok olur.

Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış, küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler...

Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların. O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz.

Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz. Bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır. Kapı eşiğindeki "Dikkat et" duyulmaz, annesi gitmiştir "Geç kalma"nın. Kadınlar, arkalarında büyük büyük boşluklar bırakarak giderler.

Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında. Ve bir kadın gittiğinde pek çok yetim bırakmıştır arkasında.

Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; bir ağır işçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci... Bir anne gider... Bir dost... Bir arkadaş... Bir sevgili...

"Ne çok kişi yok olur, bir kadın gittiğinde..."
(alıntıdır)

21 Ağustos 2011 Pazar

İKİZ RUHLAR VE EŞ RUHLAR

Aynı zannedilen ama birbirinden çok farklı kavramlardır. Birçoğumuz eş ruhuyla karşılaşmıştır, fakat ikiz ruhla karşılaşmak çok ender bir durumdur. Herkes yaşamaz.
İkiz ruhlar aynı özden gelen, fiziksel bedenlerini alabilmek için iki ayrı enerjiye ayrılmak zorunda kalan ruhlardır. Kendine ait özün bir parçası oldukları için aralarındaki çok güçlü çekim, eninde sonunda onları karşılaştırır. Bu karşılaşma çok acı dolu ve tehlikeli olabilir. Her ikisi ya da birisi hazır olmadan karşılaşılmışsa bu daha da acı vericidir.
Karşılaşmalarının tek nedeni birbirlerinin ruhsal gelişmelerini hızlandırarak bütüne ulaşmaktır. İkiz ruhlar birbirlerine tıpatıp benzer hayatlar sürmemişlerdir. Her ikisi de hayatta değişik deneyimler yaşamışlardır. Kişilikleri birbirine zıt bile olabilir.
Eş ruhlar, ruh ikizleri gibi zıt değildir, tamamlayıcıdırlar. Aynı titreşimlere sahiptirler ve birbirlerini dengelerler. Onlarla uyum içinde yıllar boyunca yaşanabilir. Her zaman yanımızda olup yaşamımızı kolaylaştırırlar. Zaman her şeyi değiştirdiği gibi eş ruhları da değiştirebilir. Koşulsuz hep aynı kalacaklar diye bir kaide yoktur. Zamanla birbirlerine hitap etmeyebilirler. Zaman yaşanılanları sıradanlaştırabilir. Eş ruhumuzun bizi koşulsuz sevmesini ve yüzde yüz anlamasını bekleriz. Koşulsuz aşkı yaşamak sanıldığı kadar kolay olmadığından, herkes hayatını özünde tek başına yaşadığı ruhsal ihtiyaçlar değiştiğinden zamanla yaşadıkları sıradanlaşıp, birbirlerine hitap etmeyebilirler.
Kişiler kendilerine eş ruhlar ile bir değil birçok kez karşılaşabilirler. Ama ikiz ruhlar enderdir ve çok ender karşılaşırlar.
İkiz ruhlar karşılaştıkları zaman neler yaşarlar?
Aralarında çok yoğun ve çok güçlü, dayanılması imkansız bir çekim oluşur. İkiz ruhun gözlerine bakıldığında kişi o gözlerde kendisini görür. Fiziksel ve karakteristik olarak çok benzerler, yalnız kişilikleri farklıdır. İkiz ruhumuz kendisinden bahsederken, sanki bizi anlatıyor gibidir. Nasıl ikizler kız ve erkek ya da iki kız, ya da iki erkek olarak doğabilirlerse dünyada fiziksel beden bulmuş ikiz ruhlar da öyledirler. Aralarındaki çekim cinsellikten çok öte, sevgili olmaktan çok öte, bunların çok daha üstünde bir çekim olup bir arada bulunmak, yanında olmak, nefesini duymak, kendinden bir parça olan o öze sarılmak hislerini beraberinde getirir.
İkiz ruhlar birbirini ne yaparsa yapsın yargısız, karşılıksız severler. Yanında olmak her şeydir, ondan vazgeçmek, kişinin kendinden vazgeçmesi gibidir. Çaresizliği, sabrı, koşulsuz sevmeyi birbirlerinden öğrenirler.
Şartlar ikiz ruhların bir arada olabilmesine her zaman, hatta çoğu zaman uygun değildir. Diğer insanlar aralarındaki çekimi anlayamazlar, şartlar ikiz ruhları birbirinden ayırmak için elinden gelen her şeyi yapar. Dayanabildikleri kadar bir arada olurlar.
Dünya hayatında bir arada olmaları, “sorumlulukları, çevresel baskılar, toplumun bilmediği, tanımadığı şeyden korkup yok etmeye çalışma gayretlerinden, belki de en yakınlarının bencilliklerinden, paylaşamama gayretlerinden olsa gerek” zordur, ayrılık bazen kaçınılmaz olur.
Birbirlerinden ayrıldıklarında çok zorlu bir sürece girerler. Fiziksel ve ruhsal sıkıntılar geçirirler. Günlerce süren, ruhsal felç olma durumu yaşarlar. Yoklukları dayanılacak gibi değildir.
İkiz ruhlar daha önce aşık olmuşlardır, aşkı her ikisi de bilir. Ama bu durum aşktan çok daha öte, çok daha başka bir şeydir. Öyle bir durumdur ki; kendini bir başkasında bulmak, ait olmak, kendinden vazgeçmek, benliği aradan kaldırıp onda kaybolmaktır. “Ben yokum dünyada; bana dair her ne varsa sendendir benden hiçbir şey kalmamıştır.”; “ben senim, sen bensin, ikimiz biriz” cümleleri onların gönüllerinden dökülür.
İkiz ruhların karşılaşmalarının mutlaka bir nedeni, bir hikmeti vardır. Hikmet koşulsuz sevgiyi, ilahi sevgiyi yaşamak ve hissetmektir. Bu sevgiyi öğrenmenin başka yolları da vardır muhakkak, lakin bu en kısa ve en etkili yoldur.
İkiz ruhların duygu yoğunlukları özde aynı olmakla birlikte birbirlerinden farklı yoğunlukta olabilir. Yüreğindekileri kendine bile itiraf etmeye cesaret edemeyen bazı ikiz ruhlar; itiraf edecek olursa her şeyden vazgeçip sadece ikiz ruhuyla olmak isteyeceğinden sosyal konumundan dolayı, kimseye zarar vermemek adına sessiz kalmayı ve uzak olmayı seçebilirler. Bu kararı vermek de bedel ödetir, çünkü kendilerinden vazgeçmişlerdir. Onsuz olmak, aslında kendisi olmadan yaşamaktır. Gönülleri, benlikleri, her şeyleri ikiz ruhu ile gider, dünyada sadece beden olarak kalırlar. Bu boşluğu kaybettiği ikiz ruhunun aslında kendi içinde olduğunu, ruhunda onunla birlikte olduğunu öğrenmeleri, keşfetmeleri nadir ikiz ruhlar tarafından başarılabilir. Kimseye zarar vermeden dikkatli, kararlı ve cesaretli olunursa iletişimin devam etmesi mümkündür. Lakin gönül öylesi taşkınlıklar yapar ki, bir kararda kalınamaz gönül dile gelir, sır ifşa edilir. Sır birbirlerinden gizli değildir zaten; asıl olan sırrı ilgisiz kişilerden saklamak, sırrı açığa vermemek, anlayamayana asla anlatmamak, anlayabilmenin de bir kabiliyet olduğunu bilmektir. Bunu yapabilmek de çok kolay olmasa gerek.
Hayatta hemen hemen pek çok şey yaşayarak öğrenilir, tecrübe edilir. O sebepledir ki damdan düşenin halini onu görenler değil, o olayı yaşayanlar anlayabilir.
Koşulsuz aşk, koşulsuz sevgi öğrenilmeden yaşanamaz. Eş ruhlar birbirini koşullu sever, koşulsuz seven sadece ikiz ruhlardır. İkiz ruhların koşulsuz aşkı asla bağımlı, hastalıklı bir durum olamaz. Koşulsuz sevmek her şeye rağmen onunla olmak, ama gerektiği zamanda onsuz da olabilmektir.
(Alıntıdır, ama ufak tefek revizyona uğratılmıştır...)

16 Ağustos 2011 Salı

ZAMAN GİTTİKÇE DAHA HIZLI MI AKAR?

Kum saatinin her çevrilişinde geçen zaman tekrar elde edilir; bir el hareketi yeterlidir bunun için. Ama biriken kumlar ne kadar sıklıkla akıtılırsa zaman o oranda hızlı geçer.

Kum saatlerinde akan kum taneleri her defasında sürtünerek birbirlerinin yüzeylerini parlatır, sonunda bir kaptan ötekine neredeyse birbirine hiç sürtünmeden geçer ve her defasında saatin boynunu da bir parça genişletirler. Kum saati ne kadar eskiyse, kum o kadar hızlı akar. Böylece kum saati, fark edilmese de her defasında belli bir zaman aralığını daha kısa ölçer. Bu ölçüm hatası, içinde bir metafor barındırmaktadır:

“İnsanlarda da böyledir, sonraki yıllar gittikçe daha hızlı akar, ta ki ölçüm kabı dolana kadar. İnsanın içi de zamanla izlenimlerle doldukça dolar.”

Günlük ritimler bir kişiyi tam bir sabah veya gece insanı haline getirebilir. Sabah insanlarında vücut sıcaklığı sabahın erken saatlerinde yükselmeye başlar, öğleden sonra dört civarı zirveye ulaşır, sonra düşmeye başlar. Sabah insanlarının vücut saatleri gece insanlarının vücut saatlerinden ileridir, onların vücut sıcaklıkları düşerken gece insanları akşam karanlığı çöktükten sonra hala faal ve zindedir ve vücut sıcaklıkları daha geç saatlerde zirveye ulaşır.

İşte, yaşlanma ve zaman ilişkisini biraz mizahi duygularla, ama biraz da insanın içine işleyen acı gerçeklerle vurgulayan ve kolay okunabilen bir eserle gündeme getirmekte olan Douwe Draaisma’nın  (*), Hollanda da dört ödül alan ülkemizde de 2008 yılında yayınlanan 306 sayfalık “Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer? Why Life Speeds Up As You Get Older?” adlı eserini özetleyerek paylaşmak istedim.
Bazı ilginç paragrafları da aktarıyorum:

*Belleğimiz bir şeyi muhafaza etmeme emrimizi dikkate almaz: “Keşke bunu görmeseydim, yaşamasaydım, hiç duymasaydım; bunu tamamen unutabilsem,” deriz. Ama hepsi boşunadır; unutmak istediğimiz şey gece, uykumuz kaçtığında kendiliğinden, davetsiz bir şekilde çıkıverir tekrar karşımıza. Bellek, o zamanda bir köpek gibidir; az önce attığımız şeyi kuyruğunu sallaya sallaya bize geri getirir.

*Belleğimiz günlük hayat konusunda pek iyi değildir. Dikkati pek çekmeyen olayları, eskiden duyulan bir sesi, eski günlerin havasını, odaların kokusunu veya yenen bir yemeğin tadını hafızanızda yeniden oluşturmak zordur. Sevdiğiniz kişilerin eski görünüşlerini de gözünüzde pek kolay canlandıramazsınız.

Anne-babanızın eski günlerdeki görünüşleri, çocuklarınızın küçüklük halleri, karınızın, kocanızın, dostlarınızın yıllar önceki halleri; bu kişiler yakınımızda oldukları ve siz farkına varmadan ve yavaş yavaş değiştikleri için eski görünüşleri hafızanızdan silinip gitmiştir. Kendi görünüşünüzdeki değişimler bile gözünüzden kaçar: Bugün aynada gördüğünüz yüz, bırakın bir ay veya bir yıl önceki halini, yüzünüzün dünkü halini bile belirsizleştirir.

Öyle görünüyor ki, yaşlanınca, daha hızlı çalışan saatler kullanmaya başlıyoruz.

Bunu daha da öz biçimde ifade eden düşünürün biri demiş ki: "Gençlikte günler kısa, yıllar uzundur, Yaşlılıkta günler uzun, yıllar kısadır." 

Douwe Draaisma (1953): Hollanda’daki Groningen Üniversitesi’nde psikoloji ve felsefe eğitimi almıştır ve halen aynı üniversitenin Psikoloji Tarihi ve Teorisi bölümünde öğretim üyeliği yapmaktadır.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

TELEFON DEFTERİ

İnsan Telefon Defterini Temize Çekerken Bazı İsimleri Eski Defterinde Bırakır:
Onlar artık bir daha asla aranmayacaktır. Garip bir hüznü barındıran bu silik isimlere bakılır. Kimi okuldan sınıf arkadaşınızdır, kimi çok çabuk unutuverdiğiniz bir eski sevgili, kimi aylarca hatta yıllarca herşeyi ama herşeyi paylaştığınız birisi...


Soyadları sorulmamış bir sürü hatırlanmayan isimde vardır defterde; ve şüphesiz üstünde isim olmayan telefon numaraları... Korkunç bir operasyonla onlarca hayat, onlarca güzellik bir çırpıda ortadan kaldırılıverir.

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN BAZI İSİMLER ÜZERİNDE DURUR.  Onca zaman sonra bir kez arasanız, sesini duysanız... Ona edilebilecek bir çift sözünüz bile yoktur ama! Birlikte gittiğiniz filmler, meyhaneler, evler, birbirinizi yıllar sonra özlemenizi sağlayacak sevgiyi aşılamamıştır size. Yalnızca bir isimdir şimdi o. Temize çekerken atlarsınız hemen. Derhal çeviriverirsiniz sayfayı telaşla, alelacele. Oh, çok şükür, o isim geçmişte kalmıştır hemen. 

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN HAYATINI DA SORGULAR!  Hangisi ihanet etmiştir, hangisi yalvarmıştır kendisini bırakmamanız için; hangisi yalvartmıştır, hangisinin bir süre sonra arkanızdan konuştuğunu duymuşsunuzdur; hangisi sizi en güzel öpmüştür; hangisi rüyalarınıza girmiştir! 

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN YALNIZLIĞINI DA KANITLAR.  Bütün bu insanlar şimdi nerede, ne yapmaktadırlar? Saat elbette dört'tür! Ters dönmüşüzdür. Bu tek başınalık ve bu isim katliamı aslında size ters gelir... Çalan telefona bakarsınız. Acaba? Acaba, telefon defterini temize çeken bir arkadaşınızın son anda kurtarma çabası mıdır? Bir iki kırık sözcük, yarım yamalak bir buluşma, belki... Bilemezsiniz ki... 

LÜTFEN, AMA LÜTFEN TELEFON DEFTERLERİNİZİ KAYBETMEYİNİZ. 

Küçük İskender'den (affına sığınarak) aparılarak modifiye edilmiştir.... 

23 Temmuz 2011 Cumartesi

HAZİN BİR AYRILIK YAZISI...


Derler ki, biten her sevgi iz bırakır.
Ama kimse bitsin diye başlamaz ki,

Acı çekmek için sevmez ki…
Ne umutlarla başlanır sevdalara.

İşte, der yürekler, "buldum diğer yarımı".

Ayaklar kesilir yerden, gözler parlar, serçe yüreği gibi atar yürekler.

Gözler bulur birbirini, sonra da eller.

Titrer bedenler ilk temasla yanaklar kızarır,

Nereye konacağı bilinmez ellerin.

Gözler kaçırılır, dil susar. Tadını çıkarmak istercesine o anın…

Öyle hızlı akar ki zaman,

Özlemlerle, kavuşmalarla,
ayrılıp barışmalarla, sitemlerle geçer gider.

Ve bir gün sonu gelir bu sevdanın.

Her güzel şey gibi, bu da biter işte…

Sonra düşünürsün, “Neden” diye. Neden ayrıldık, neden gitti.

Ve yaşarken anlayamadıklarını anlamaya başlarsın.

Sevdiğinin sana ulaşma çabalarını,  sana feryatlarının çığlığa dönüştüğünü ve duymadığını fark edersin.

Sevdiğinle arana duvar ördüğünü,

Senden duymak için can attığı o sözü söylemediğini, sevdiğinin başka birini sevdiğini,

Başkalarından duyduğunu hatırlarsın.
Ama bunun onu nasıl yaraladığını, o gidene dek anlayamazsın…

Bilmemişsindir ki zamanında değerini,

Kaybetmekle boşalan yeri anlatmıştır ancak onu sevdiğini…

Onu yok saymakla, görmemezliğe, duymamazlığa gelmekle,
Aranıza etten duvarlar örmekle, sana uzanan kollarını boşta bırakmakla,

Sevdanızı senle konuşarak kurtarma çabalarını,

Hep sonra, diye erteleyerek,

Her ertelemende onun içinde bir şeyleri yakıp yıkarak,

Sevdiğinin yüreğini soğutmakla,
Bir yüreği ve sevdayı nasıl harcadığını anlarsın.

Anlarsın, aslında onun gitmediğini,

Senin onu yavaş yavaş, farketmeden gönderdiğini.

Ve artık bilirsin ki, tükenmiştir seni seven.
Gözlerinde, yüreğinde yoksundur artık.

Zor gelir bunu kabul etmek.
Geç de olsa anlarsın, ne kadar sevildiğini.

Ve pişmanlık yakar içini,
“Ben ne yaptım” diye. Sana hep fırsat vermiş, hep sevmiştir seni.

Ta ki sevilmediğini gözlerinde görene, başkalarını ona tercih edene, ondan kaçmanı kabul etmek zorunda olana dek…

Anlamıştır ki senin yanında yeri yoktur artık onun.
Ve sonunda kabul etmiştir onu göndermeni,

Başka çaresi kalmamıştır ki…

Gözlerinden birkaç damla yaş dökülür. Ağlarsın…

Geç kalmışsındır sevdaya.
Geri gelmeyecektir artık giden.

Ağlamanın da faydası yoktur artık, Pişmanlığın da…

Gözlerin de kurusa, için de yansa,

Kaybetmeden değerini bilmediğin sevgili,
Gitmiştir işte bir daha gelmemecesine…

(Tamamı alıntıdır)

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Bir Kadının Kızgın Olduğu Nasıl Anlaşılır ?

Kadınların kullandığı bazı kelimelerin erkekler için düz, bildik anlamlarından öte, farklı mesajları vardır. Bu anlamları bilmeyen erkeklerin işi zordur. Sonra "neden bu kadınları anlamak zor?" diye de şaşırır dururlar...
İşte kadınların kızgınlıklarını yansıtan ünlem cümlecikleri!!..
"İYİ !": Kendisinin haklı olduğunu, tartışmayı noktaladığını gösterir. Söz bitmiştir, artık susmalısınız. Haklı olduğunuzu düşünseniz bile.
"BEŞ DAKİKA": Değişken anlamlı bir kelimedir. O giyiniyor ve siz bekliyorsanız bu en az yarım saat demektir. Ama siz TV seyrederken sizden bir şey yapmanızı istediyse ve size beş dakika mühlet verdiyse "beş dakika" gerçekten beş dakikadır.
"HİÇ !": Bu kelime fırtına öncesi sessizliktir ve alarma geçmenizi gerektirecek "bir şey" var demektir. Çok kritik bir kelimedir. Bu duruma göre ya "şimdi konuşmak istemiyorum, bunun hesabını senden sonra soracağım" demektir, yada "biraz daha israr et belki söylerim" demektir. Yalnız çıkacak sorunlarla başetme gücünü o an kendinizde bulmuyorsanız duymazdan gelin bence. "Hiç" ile başlayan tartışmalar "iyi" ile biter.
"DEVAM ET !": Bu "sakın haaaa" bir izin filan değil, sadece ikazdır. Aldanıp da yapmaya devam etmeyin. Yoksa defteriniz dürülecek demektir.
"SESLİ İÇ GEÇİRME": Bu bir kelime değildir, ama bu da erkekler tarafından yanlış anlaşılır. Sizin bir aptal olduğunuzu düşünüyordur ve "seninle niye vakit kaybediyorum ki" demek istiyordur.
"TAMAM !": En tehlikeli kelimelerden biridir. Yaptığınız hatayı size "ne zaman ve ne şekilde" ödeteceğini düşünmek için zamana ihtiyacı var anlamına gelir. Ayağınızı denk alın, yakında çok kötü diyet ödeyeceksiniz anlamına gelir.
"TEŞEKKÜR EDERİM !": Kadınlar tarafından en az kullanılan kelimelerden biridir. Bir kadın size teşekkür ediyorsa, mutlu olup sakın nedenini sormaya kalkmayın. Sadece "bir şey değil" deyin ve hemen odadan sıvışın. Arkanıza bile bakmayın.

17 Haziran 2011 Cuma

KELEBEK GİBİ OLMAK

Kelebek gibi olmak dendiğinde, doğanın bütün güzelliklerini ve zarafetini kendinde toplamış, ama karşısındakine hiçbir yük getirmeyen bir insan ya da bir ilişki kast edilir.
Kelebek gibi bir insan sadece verir, karşılık beklemez.
Kelebek gibi bir insan sadece sever, karşılık beklemez.
Kelebek gibi bir insan, severken acıtmaz, verirken borçluluk duygusu yaratmaz.
Verirken ve severken güzel ve zarif, karşılık beklemediği ve hiçbir şey istemediği için de ağırlıksızdır.
Hiç kuşkusuz, karşılıksız sevmek, almadan vermek gibi kavramlar çok da insani değildir.
İnsanoğlu, bencil ve benmerkezci insanoğlu, verirken almak, severken sevilmek, kısacası, duygularına ve davranışlarına karşılık görmek ister.
Üstelik bu ‘’karşılık görme’’ arzusu, onun yapısındaki en doğal refleksi, çevresiyle ilişkilerindeki en doğal hakkıdır.
İşte bütün bu gerçekler karşısında, ‘’bir gün kelebek gibi bir insana ya da bir insanın size sunduğu kelebek gibi bir ilişkiye rastlarsanız, aman onu kaçırmayın" demişler.
Ve bir gün, sizin omzunuza da bir KELEBEK konabilir.  Sakın kaçırmayın. Eğer kaçırdıysanız da, oturun dizinizi dövün...