1 Temmuz 2012 Pazar

GÜNÜN BİRİNDE BEN AŞIK OLDUM... (Alıntıdır)

Günün birinde ben aşık oldum. Şiir yazmak istedim sevdiğime, öyle bir şiir olmalıydı ki eşi benzeri olmasın. Hiç kimsenin şiirine benzemezin istedim. Dedim ki kendi kendime, ona olan ihtiyacımı anlatayım ilkin:
“Ben sana mecburum bilemezsin, adını mıh gibi aklımda tutuyorum” demiş Atilla İlhan. Bunun üstüne başka ne yazılır ki ?

Dedim ki, o zaman aşkı tanımlayayım önce, oysa tarifi çoktan yapıvermiş Ataol Behramoğlu: “Ölümdür yaşanan tek başına, aşk iki kişiliktir” diyerek.
Madem aşkı anlatmışlar, kara sevdayı anlatayım ben de o zaman dedim,
“Ve nihayet gelip çattı, Bir dilimi zehir zıkkım, Bir dilimi candan tatlı” diye anlatmış kara sevdayı Bedri rahmi Eyüboğlu. Sustum, başka ne denirdi ki ?
Bari onu ne kadar sevdiğimi anlatayım şiirimde dedim,
“Seni, öyle uzun seviyorum ki seni, ya yaradılışta doğmuşum, ya ölümsüzün biriyim ben” diyerek sevmiş Fazıl Hüsnü Dağlarca, bilemedim daha fazla nasıl sevilir ki ?
Beni anlatayım öyleyse ve bendeki seni dedim,
“Ben bende değil, sende de hem sen hem ben, Ben hem benimim, hem de senin, sen de benim, Bir öyle garip hale bugün geldim ki, Sen ben misin, bilmiyorum, ben mi senim” diye yazmış Mevlana, iyiden iyiye karıştırdım sen kimsin? Ben kimim ?

Nerden tutuldum ben bu aşka? Oof of !… Tıpkı Orhan Veli gibi “Beni bu güzel havalar mahvetti” Bir de şöyle demiş ya üstat hani, üstüne hangi laf gele? “Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse kifayetsiz olduğunu, bu derde düşmeden önce.”
Bari sevdiğimin ismine yazayım şiirimi derken, “Ne yere ne göğe ismini yazdım, senin ismini aşkım, kalbime yazdım” diyerek Özdemir Asaf aldı kalemimi elimden.
En güzel şiirler yârin gözlerine yazılır dedim ama benden önce davranmış zaten,
“Hep böyle çocuksu mu bakar senin gözlerin? Hep böyle içinde uzak bir ışık mı yanar?” diyerek Ümit Yaşar Oğuzcan.
Bari bir veda şiiri yazayım ona dedim. Yusuf Hayaloğlu çıktı karanlıklardan,
“Vakit tamam seni terk ediyorum, o bütün alışkanlıklardan ve bütün sıradanlıklardan öteye, yorumsuz bir hayatı seçiyorum” diyerek yaptı son vedasını dünyaya.
Elveda usta, “avutulmuş çocuklar çoktan sustu” buralarda,
“Bir ben kaldım tenhasında gecenin avutulmamış” ama ziyanı yok,
Sen gittiğin yerde bizden selam söyle Ahmet Kaya’ya. Yazılmamış bir şey bırakmamış olsalar da bana, vazgeçmeyeceğim cancağızım... Hani “sana söylemek istediğim en güzel söz, henüz söylememiş olduğum sözdür” demiş ya Nazım…
Rumuz: Galeni

23 Mayıs 2012 Çarşamba

EREL BLEDA : SARI LİRA GİBİ ÖMRÜMÜZ...

"Yaşamak Değil, Beni Bu Telaş Öldürecek" Dediği Gibi Şairin;
O Telaşla, Bırakın Paris Yolunda Ilık Rüzgarlara Taratmayı Saçlarımızı, Sevdiğimizle Doyasıya Bir Sohbet Bile Edemedik Biz...

Gözümüz Saatte Söyleştik Hep, Koşuşur Gibi Seviştik, Yarışır Gibi Çalıştık. Hep Yetişecek Bir Yerler Vardı, Aranacak Adamlar, Yapacak İşler...
Bir Sonraki Günün Telaşı, Bir Öncekinin Terine Bulaştı; Başkalarının Hayatı, Bizimkini Aştı. Kör Karanlıkta Çalar Saat Sesi Yerine; Kuşluk Vakti Kızarmış Ekmek Kokusu, Veya Yavuklu Busesiyle Uyanma Düşlerini, Ha Babam Erteledik. 20'li Yaşlardayken 30'lara Kurduk Saatin Alarmını, 30'larımızda 40'lara, Belki Sonra 50'lere...
Lakin Öyle Yanlış Kurgulanmış Ki Hayat, Kuşlukta Uyanma Fırsatını Sunduğunda Size Artık Uyku Girmez Oluyor Gözlerinize... Doyasıya Söyleşmek, Telaşsız Sevişmek İçin, Bol Zamana Kavuştuğunuzda, Söyleşecek, Sevişecek, Kimsecikler Kalmıyor Yanınızda...
Özenle Yarına Sakladığınız Bir Sarı Lira Gibi Ömrünüz; Vakit Gelip Sandıktan Çıkardığınızda, Bir De Bakıyorsunuz Ki, Tedavülden Kalkmış...

4 Nisan 2012 Çarşamba

YAŞAM VİZYONU OLUŞTURMAK

Her gün etrafımızda yapılan konuşmalara bir dikkat ettiğimizde göreceğiz ki, işçi işinden, memur memurluğundan, doktor doktorluğundan, öğrenci öğrenciliğinden, öğretmen öğretmenlikten, öğretim üyesi öğretim üyeliğinden, yönetici yöneticilikten şikayetçidir.  Nedenini sorduğumuzda ise genelde aldığımız yanıt, sistemin iyi işlememesi, verimli olamayış, emeğin karşılığının alınamayışı veya işin çokluğuna bağlı aşırı yorulma gibi nedenlerle işinden zevk alamama şeklindedir. Şüphesiz bunlar genelde doğrudur. Gerçekten de ülkemizde bazı iyi yönetilen özel şirketler ve kurumlar haricinde, çalışanları mutlu etmeye ve böylece motivasyonu ve doğal olarak verimi artırmaya çalışan yerler pek fazla değildir. Fakat bu gibi işlerde çalışanların da çok büyük bir kısmı, bu çok şikayetçi oldukları işi bırakıp, arzusuna uygun başka bir iş aramaya da çalışmamaktadır. Gerçi toplum birleşik kaplar gibi olduğundan işini de değiştirse, yeni işinin veya iş yerinin eskisinden pek farklı olmayacağı da beklenebilir. 
Peki, durumumuza ve ortamımıza razı mı olalım? Boynumuzu büküp bulduğumuzla mı yetinelim? Tabii ki değil. Fakat hiçbir zaman, mazeretimiz ne olursa olsun, sistem ne kadar verimsiz olursa olsun, emeğimizin karşılığını alamamamız bile bize boş vermişlik, ümitsizlik, “bizden ne köy olur ne kasaba” düşüncesi, kısaca tembellik için gerekçe oluşturamamalı. Biz şikayetimizi yine yapalım, demokratik ortamlarda haklarımızı yine savunalım, ama bir yandan da elimizde olanlarla sistemden mümkün olduğunca yararlanmaya, elimizden geldiğince de üretken olmaya, çevremize de iyi örnek olmaya çalışmalıyız diye düşünüyorum.
         Düşünürsek; etrafımızda takdir ettiğimiz, sempati duyduğumuz kişiler genellikle her şeyden şikayet eden, fazla bir şey üretmeyen, ama bunun nedenlerini de hep bozuk sisteme ve başkalarına yükleyen kişiler midir? Yoksa aynı ortam ve aynı sistemde çalışmasına karşın, elinden geldiğince ve gücünün yettiğince verimli olmaya çalışan, bir şeyler üretmek için uğraşan kişiler midir? Peki neden tüm toplumlarda, genellikle toplumun yaklaşık % 90’ı birinci guruba girmektedir? Bunun cevabı gayet net ve açık: çünkü o yol daha kolaydır. İkinci yol ise zordur, zahmetlidir, daha fazla gayret, daha fazla özveri ister.
         Yolun yarısını çoktan geçmiş biri olarak hayatın tahminimizden de hızlı geçtiğini söyleyebilirim. İnsan bu yaşlarda geçmişin muhasebesini daha fazla yapmaya başlar doğal olarak. Zaman zaman durup arkamıza doğru şöyle bir baktığımızda, içimizde bir tedirginlik, bir hüzün hatta pişmanlık duymak istemiyorsak seçmemiz gereken yol bellidir.
         Yazımı çok takdir ettiğim ve kitaplarını herkese önerdiğim bir yazar olan Sayın Doğan Cüceloğlu’nun bir kitabından güzel alıntıyla bitirmek istiyorum. Saygılarımla…       
(Not:Bu yazı Bursa Tabip Odası dergisi'nin isteği üzerine yazılmış olup bu ay dergide yayınlanmıştır...)

YAŞAM VİZYONU OLUŞTURMAK

Eğer yaşamınızı anlamlandıracak, sizi heyecanlandıracak bir vizyon oluşturmak istiyorsanız, kendinizin 85. Yaş gününüzde olduğunuzu hayal edin ve ilişkide bulunduğunuz kişilerin sizin hakkınızda ne söylemelerini istediğinizi düşünün. Ben Doğan Cüceloğlu olarak şunları duymak isterdim:
Öğretim üyesi: Sizin dersinizde zamanım iyi değerlendi. Derse hep iyi hazırlanmış olarak geldiniz. Dersinizde anlattığınız kavramları hep günlük hayattan örneklerle somutlaştırarak kavramamızı kolaylaştırdınız. Dersinizde öğrendiğim yeni bilgilerle hem kendimi, hem diğerlerini ve toplumsal olayları daha iyi anlayan, değerlendiren bir insan oldum.
Anne/Baba: Bize düşünce, söz ve davranışınızla örnek oldunuz. Kendimizi değerli görmemize, yaşamımızın anlamını kavrayarak, sorumlu, dengeli insanlar olarak yetişmemize yardımcı oldunuz. Yaşamda neyin önemli, neyin önemsiz, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu görebilmemizi sağladınız. Yaşamımızın kafa, gönül ve cep liderliğinden bizim sorumlu olduğumuzu anlamamıza yardım ettiniz.
Arkadaş: Sana her zaman güvenebileceğimi biliyordum. Seninle geçen zamanımın boş ve anlamsız geçmesine izin vermediğin, sürekli gelişmekte olan insan görmek istediğin için yaşamıma çok katkıların oldu. Benimle beraber iken hep kendin idin, kişisel bütünlük içinde idin.
Eş: Daima kişilik haklarıma saygı gösterdin. Beni sözle ve davranışlarınla sevdiğini gösterdin. Bana karşı nazik, müşfik ve özverili oldun. Benim insan olarak gelişmeme fırsat tanıdın ve zaman zaman öğretici, zaman zaman yardımcı oldun. Beni her konuda yüreklendirdin, destekledin, hatalarıma karşı hoş görülü oldun. Hayatımı seninle birlikte paylaştığım için çok mutluyum.

8 Mart 2012 Perşembe

KADIN

 Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde
yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir
harman yerinde dokuz zilli
köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran,
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek,
Ne ayal, ne vebal
O benim kollarım, bacaklarım
Yavrum, annem, kız kardeşim,
Hayat arkadaşımdır.

 Nazım Hikmet Ran

12 Şubat 2012 Pazar

DOSTLARI OLMALI İNSANIN

Dostları olmalı insanın,
aynen gemilerin limanları gibi.
Zaman zaman uğradığın, yükünü boşalttığın,
dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda.

Sonra açık denizlere uğurlamalı seni,
geri döneceğin günü bekleme umuduyla.
Bazen, rüzgâra o açmalı yelkenini,
yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla,
halatlarını çözmeli,
seni çok ama çok özlemeli.

Dostları olmalı insanın;
ermiş, bilge, hayatı ezbere okuyabilen.
Düşünmediklerini düşündüren,
seni bir cambaz ipinde, güvende tutabilen,
gerektiğinde senin için ateşi yutabilen,
yolunu ışıtan ustan olmalı.


Şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini.
Sana vermeli soğuk bir kış gününde
üzerindeki tek gömleğini.

16 Ocak 2012 Pazartesi

SEVGİYE YER KALMADI...

Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır.
Bu sevgiydi ve sevgiye her zaman yer bulunurdu.
Nicedir hayatımızda sevgiye yer bulamadığımızı düşündüm.
 
Bir Polonya filminde Nazi dönemi anlatılıyordu.  Nazi komutanı güzel bir evi komutanlık merkezi yapmıştı. Evin güzel sahibesi de üst kata çıkmıştı ve az görünüyordu. Komutan bu kadına âşık olduğunu anladı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Madam, aşkımız beni zayıf düşürüyor.
- Hayır komutan, sevginiz sizi insan yapıyor.
İnsan ruhu da doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. İçinde sevgiyi barındıramayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır. Nefret etmeden birine kötülük yapamazsınız. Nefret etmeden birini öldüremezsiniz.
Nefreti içinde barındırmak isteyen insan önce kendisinden nefret etmek zorundadır. İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur. Artık onu bulması çok zordur ve bunun ağır bedelini ödeyecektir.
 
Sevgisizlik ağır bir yüktür ve....  insan bundan kurtulmak için
çok kötü şeyler yapar.

Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür.
Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır.
Bağımlılık sevgi değildir, gereksinmenin karşılanmasıdır.

Sevgi, değer vermesini bilmektir.
Sevgi, yaşama hakkını kabul etmektir.
Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır.
Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır.
Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır.
Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır.
Sevgi, bilinçtir.
Sevgi, insan olmaktır.
Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine parayı koyduk.
Para için yaşıyoruz, para için eğitim görüyoruz, para için meslek ediniyoruz, para için çalışıyoruz, para için birbirimizi çiğniyoruz,
para için birbirimizi aldatıyoruz, para için savaşıyoruz.
 
Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine üstün olmayı koyduk.
Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve nefreti içimize çağırdık.
Birbirimizden nefret ediyoruz nefretle yaşıyoruz, nefretle çalışıyoruz, nefretle dövüşüyoruz, nefretle öldürüyoruz.

Sevginiz olmadıktan sonra daha çok paranız olsa, daha üstün olsanız, daha çok toprağınız, eviniz arabanız, malınız olsa ne olur?
Yaşamınızda sevgi yoksa hiçbir şeyiniz yok demektir.
Yaşamınız yavan ve anlamsızdır.. Belki de yeniden öğrenmemiz
gereken budur.
Prof. Erdal Atabek  

12 Ocak 2012 Perşembe

DEĞİŞİM NASIL BAŞARILIR?

Westminster manastırının bodrumunda bir Anglikan piskoposunun mezarı üstünde şu sözler yazılıdır:

"Genç ve hür iken, düşlerim sonsuzken, dünyayı değiştirmek isterdim. Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım. Ben de düşlerimi biraz kısıtlayarak sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da pek değişeceğe benzemiyordu. İyice yaşlandığımda, artık son bir gayretle, sadece ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim. Ama maalesef bunu bile kabul ettiremedim. Ve şimdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki, önce yalnız kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim. Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla, memleketimi daha ileri götürebilirdim. Kimbilir, belki de dünyayı bile değiştirebilirdim." (alıntıdır)

28 Aralık 2011 Çarşamba

BİR YIL DAHA BİTİYOR

İlk gençlik yıllarımızda, önümüzdeki hayat üzerine düşünürken, tiyatro salonundaki yerini perde açılmadan önce almış, oyunun başlamasını sabırsızlıkla bekleyen, heyecanlı çocuklar gibiyizdir. İleride neler olup biteceğini bilmememiz düpedüz bir lütuftur. Şayet olacakları önceden görebilsek, o çocuklar gözümüze mahkum olmuş tutuklular gibi görünürdü; ölüme değil de hayata mahkum olmuş, ama hükümlerinin ne anlama geldiğinden o ana dek tamamen bihaber tutuklular gibi.




Ama belli yaş dönümlerinde, belli önemli olaylarda ve bir yıl biterken hep dönüp dönüp arkamıza bakarız. Yaşadıklarımızın bir muhasebesini yapmak zorunda hissederiz kendimizi. Gençken belki de henüz muhasebesini yapacağımız kadar çok şey biriktirmediğimizden bunu pek yapmayız, ama yaşımız ilerledikçe giderek daha  da sık yapmaya başlarız. Aşağıdaki şiirde de Murathan Mungan sanırım aynı duyguları ifade ediyor....

Bir yıl daha bitiyor
İşte bu kadar duru, bu kadar yalın
bu kadar el değmemiş
sıradan bir gerçeği daha
kolları bağlı hayatımızın




bir şiire nasıl dahil edilir bir yılın son günleri
her sonda her başlangıçta ve her defasında
alır gibi bir başkasını karşımıza      
perdeler çekip, ışıklar söndürüp
oturup yatağın içine bir başımıza      
sorgulamak kendimizi

öğrenmek ikizin anadilini, ikinci belleğimizi      
öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
bu aynaların dehlizlerinde gezinirken görürüz
karanlık günlerimizin kenar süslerini 
biterken bir yılın son günleri
biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini
gençlik ikindilerini
kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri

II.
bir yıl daha bitiyor
düşlerim, tasarılarım, yarım kalmış onca şey
her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden
bana mı öyle geliyor
yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
insan yaşlanırken?


III.      
kırdım mı incittim mi birilerini
kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler?
kendimi yineledim mi yazdıklarımda?



yeniden düşünmeliyim      
dostluklarımı, ilişkilerimi
dağınık yatağım, mutsuz yatağım      
çoğalttın mı eksiklerimi
gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
yitirdim mi yoksa masumiyetimi?


borçlarımı ödedim mi?      
doğru seçtim mi soruların fiillerini?
tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?


geri verdim mi aldıklarımı:
aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları      
kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?


yokladım mı duygularımı
hala sevebiliyor muyum insanları?
ovmalı gümüşlerimi, bakırlarımı, cila geçmeli ahşaplarıma
ovmalı umutları      
saklı tutumalı gelecek inancını, yarınları, eksik etmemeli ağzımızdan      
hançer kıvamındaki karamizah tadını
şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım ........'a


sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama
yeni bir yıla
ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda
bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta...

Murathan  MUNGAN

18 Aralık 2011 Pazar

HAYATI ISKALAMA LÜKSÜ YOK Kİ KİMSENİN...

Bir aşk veya ilişki için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur. Sen kendini paralarken, o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karşılaşabilirsin. Yaptıklarınla değil yapamadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler de yoktur. Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken, o ise "ama taaa bi zaman, şunu da yapmamıştın" diye cevap verecektir. Ve ne söylersen söyle, karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksın.
Üzülme, için rahat etsin, işte yaşanması gerekeni, yaşanması gerektiği gibi yaşadın. Sen kazandıklarını hatırla sadece. Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın, hatta mutlu oldun. Herkes kendinden sorumludur. Bir insan hayatı eksik yaşıyorsa, tam yaşamayı bilmiyorsa, sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok ki senin. Onun varsa eğer, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. Her zamanki gibi kendinle barışık, yaşamaya devam edeceksin sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil ki. Epeydir okumaya fırsat bulamadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu oluyorsun, unuttun mu? Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu, arkadaşlığı, dostluğu... 
(Nazım Usta'dan tırtıklanmıştır.)
Her zaman doğru, her zaman güncel, binlerce yıl önce de doğruymuş, binlerce yıl sonra da doğru olacak. Okuduğun her kitaba, seyrettiğin her filme veya diziye, etrafında duyduğun, gördüğün, bildiğin, hatta yaşadığın her ilişkiye uyarlayabilirsin. Nietzsche'nin dediği gibi; "hayat hep kendini tekrar eder, sahne aynı kalır, sadece kişiler değişir". Nasıl? Anlamadım!... Nietzsche böyle bi şey dememiş mi? Nasıl yani?... Bence demiştir, demiştir, dememişse bile aklına gelmediğindendir, gelseydi aynen böyle derdi mutlaka...

8 Aralık 2011 Perşembe

Ölmeden Önce Keşfetmeniz Gereken 5 Sır: John Izzo

Bir süre önve okuduğum ve çok etkilendiğim bir kitaptan çıkardığım özeti paylaşmak istedim sizlerle... Umarım sizin de hoşunuza gider...

59-105 yaş arasındaki etraflarında “yaşlı bilge olarak kabul edilen 235 kişiyle” röportaj yapıldı. Berberlerden, öğretmenlere, iş sahiplerine, yazarlara, ev kadınlarına, papazlardan şairlere, kabile şeflerine, Müslümanlardan Budistlere, Hıristiyanlara, Yahudilere ve ateistlere kadar herkeste bu soruya cevap arandı: ölmeden önce hayatta neyi keşfetmeliyiz? Hayatlarının sonuna yaklaşanlar bize hayat hakkında neyi öğretmek zorundalar?
İlk sır: kendinize karşı dürüst olun:
Hayattaki en büyük trajedi bütün hayatınızı, peşinde gittiklerinizin doğru olmadığını görmeye harcamaktır. Kalbimi dinliyor muyum ve kendime karşı dürüst müyüm? Hayatım gerçekten benim için önemli olan şeylere mi odaklanıyor? Dünyada olmak istediğim kişi miyim?
İkinci sır: hiçbir şeyden pişman olmayın:
Pişmanlığın olmadığı bir yaşam, daha fazla risk almak demektir. Hayatta yapmak istediğimiz şeyleri denemeliyiz çünkü denediğimiz için pişman olmayız. Eğer düzeltilmesi gereken bir ilişki varsa, hemen düzeltilmelidir. Sanki zamanınız çok kısaymış gibi yaşamalı. Farzedelim sadece altı ayımız  kaldı. Düşünün ki, bugünden altı ay sonra öleceksiniz. Bu zamandan önce yapmanız gereken beş şey nedir?
İnsanlar altı ay içinde ne yapmaları gerektiğini yazmaya başladıklarında, çoğunlukla düzeltilmesi gereken ilişkilerden bahsederler. İş pişmanlığa gelince bizim için gerekli olan hassas bir nokta vardır. Önce kendimizi bağışlamazsak, başkalarını da bağışlayamayız.


Röportaj yaptığımız ‘’yaşlı bilgeler’’ ile daha az mutlu insanlar arasındaki en belirgin fark şudur: Onlar hayatlarındaki pişmanlıkla baş edebilmişlerdir. En mutlu kişiler hayatlarında huzura ulaşmıştır. Oysa mutsuz kişiler pişmanlıklar üzerinde oturmuş ve fırsatları kaçırmıştır. İkinci sır geride hiçbir pişmanlık bırakmamaktır.

Üçüncü sır: sevgi dolu olun:
Eğer başkalarının mutlu olmasını istiyorsan, şefkat göster. Eğer mutlu olmak istiyorsan şefkatli ol. Hayatlarımızın sonunda, çok az zamanımız kaldığında, özen göstereceğimiz tek şey sevgi olur.
Başkalarının bizi sevmesi üzerinde çok az kontrole sahip olduğumuzdan, sevgi dolu bir kişi olmamızda bütün kontrol bizim elimizdedir. Her nasılsa, sevgi dolu bir insan olursak, insanların öyle ya da böyle bizi seveceğini biliriz. Sevgiyi aramaktansa sevmeye karar verdiğimiz zaman bir dönüşüm olur.
İnsanlar ilk defa bir araya geldiklerinde, karşısındaki kişi hakkında neleri sevdiklerine odaklanırlar. Fakat zamanla insanlar sevdikleri şeylerden çok karşı tarafta onları tedirgin eden şeylere odaklanmaya başlar. Eğer insanlar bunu tersine çevirselerdi, birçok evlilik ve aile daha iyi durumda olacaktı. Büyük bir üniversitenin yaptığı araştırmaya göre evde olumsuz mesajın olumlu mesaja oranı ortalama olarak 14’e 1’dir. Ailede yaptığımız her bir pozitif yorum için, hemen hemen 14 kritik yorum yapıyoruz. Benzer bir araştırma, uzun süreli mutlu evliliklerde ortak olan öğelerden birinin iletişimde olumsuz mesajın olumlu mesaja oranının 7’ye 1 olduğu evlilikler olduğunu göstermektedir.
Dördüncü sır: Anı yaşayın:
‘’Gençken, 60 yıl bir sonsuzluk görülebilir. Fakat yaşadıktan sonra, bunun bir andan öte bir şey olmadığını anlarsınız.’’ Hayata sonsuza kadar sahip olduğumuza inanırız fakat sonra bunun böyle olmadığını anlarız.
Romalı felsefeci Seneca şöyle diyordu: ‘’her günü ayrı bir hayat olarak almalıyız.’’ Her bir gün, varış noktasına giden bir adım olmanın ötesinde varış noktasının kendisidir. Bir gün daha fazla hayatta kalmanın büyük mucizesini anladığımızda ve bu günü israf etmediğimizde ve geçmişi veya geleceği düşünerek bugünü mahvetmediğimizde anı yaşamaya başlarız.
Endişe hiçbir zaman yaranın acısını sizden almaz fakat her zaman bugünün neşesini çalar. Bu hayatın başınıza gelen bir şey olmadığını, sizin hayata nasıl tepki verdiğinizin önemli olduğunu sürekli olarak hatırlatmaktadır.
Beşinci ve son sır aldığınızdan daha fazlasını verin.
Hayattaki en büyük mutluluk aldığımız şeyden değil verdiğimiz şeyden gelir. Bir kişiye onu gelecekte mutluluğun beklediğini ve dışarıda dünyadan alacağı şeyler olduğunu söyleyerek onun hayatta kalmasını sağlayamayız. Ancak, bir kişinin dünyanın ondan ne beklediğini, hayatta yapabileceği bazı iyi şeyler olduğunu görmesine yardım edebilirseniz, o her zaman hayatı seçecektir.
Aldığımızdan daha çok vermenin nedenlerinden biri de mutluluğun ve hayatın anlamından biridir çünkü verdiklerimiz üzerinde hemen hemen büyük bir kontrole sahibiz (fakat aldıklarımız üzerinde hiç kimse kontrole sahip değildir). Her gün, sınırsız bir şekilde verme gücüne sahibiz.
Er ya da geç hiçbir şeyi yanımızda götüremeyeceğinizi fakat arkamızda bir şeyler bırakabileceğimizi anlayacağız. Hayatımıza anlam katan şey kamp yerini bulduğumuzdan daha iyi bıraktığımızı bilmektir.
Mutsuzsanız, başka biri için bir şey yaparak meşgul edin kendinizi. Kendinize yoğunlaşırsanız mutsuzluğunuz sürer ancak başkalarına yardımcı olmaya odaklanırsanız, mutluluğu bulursunuz. Mutluluk hizmet etmekten ve sevmekten gelir.
Mutlu olmak ve iyi yaşamak için beş sır: kendinize karşı dürüst olmak, pişmanlık duymamak, sevgi ile dolmak, anı yaşamak ve aldığınızdan fazlasını vermektir.

20 Kasım 2011 Pazar

HANGİ DİNDEN OLDUĞUN ÖNEMLİ Mİ?

Brezilyalı din bilimci Leonardo Boff ile Dalai Lama arasındaki kısa fakat anlamlı söyleşi.
Bir masa etrafında oturmuş, din ve hürriyet hakkında fikir alışverişinde bulunurken, merak ve biraz da hınzırlık olsun diye Dalai Lama’ya sordum:
Kutsal efendim, sizce en iyi din hangisidir?
“Tibet Budizmi” ya da “Hristiyanlıktan çok daha eski doğu dinleri” demesini beklerken..
Dalai Lama durdu, gülümsedi, ve gözlerimin içine bakarak:
“En iyi din, seni Tanrı’ya en çok yakınlaştırandır. Seni daha iyi bir insan yapan hangi dinse, en iyi din odur!.”
Bu kadar bilge bir cevap karşısında, şaşkınlığımdan kurtulmak için devam ettim:
Daha iyi insan derken?” 
Dedi ki:
Yani daha insaflı,
daha duygusal,
daha sevgi dolu,
daha merhametli,
daha sorumlu,
daha etik kılan din hangisi ise, işte en iyi din odur!
Bir an sessiz kaldım!.... Bugün bile bu bilge ve kaçınılmaz cevabı takdir ve hayranlıkla anımsıyorum :
Dostum, hangi dinden olduğun ya da ne kadar dindar olduğun beni zerre kadar ilgilendirmez...”
Beni ilgilendiren, ailene, işine, çevrene, ve hatta dünyaya karşı duruşundur. Unutma ki evren, senin davranış ve düşüncelerinin yansımasıdır!”
"Aksiyon- reaksiyon kuralı sadece fizikte yoktur. İnsan ilişkileri de bundan etkilenir. İyilik yaparsan iyilik, kötülük yaparsan kötülük bulursun.. Başkaları için ne diliyorsan, kendin için de onu yaratırsın. "
“Mutlu olmak kader değil senin seçeneğindir!!. Gerçeklikten daha iyi hiç bir din yoktur.”
*Alıntıdır.

13 Kasım 2011 Pazar

HAYATIMIN HİKAYESİ.....

Üzülüyorsun, takma diyorlar. Bu işler böyledir diyorlar.

 Kızıyorsun, bunlara değmez diyorlar.

 Boşveriyorsun; gamsız diyorlar.

 Susuyorsun, iki çift laf etsene diyorlar.
 Konuşuyorsun, bunlara muhatap olma diyorlar.
 Çekip gidiyorsun, nereye gidiyorsun, mücadele et diyorlar.

 Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar...
 Bağırıyorsun!!!! sakin ol diyorlar.

 Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz ki diyorlar.
 Dikine gidiyorsun, yaşına başına, sana yakışmadı diyorlar.

 Ölünce ne diyecekler?

 Muhtemelen; ölüm sana yakışmadı.

 Eee normal tabii, dirimizi beğenmediler ki, ölümümü beğensinler...
CAN YÜCEL


Gerçek payı yüksek olan Can Yücel'in yukarıdaki yazısına çeşitli yorumlar yapmak mümkün.  Hepimizin çok iyi bildiği bir gerçek: "insanların kendi kaşını, gözünü, boyunu, posunu beğenmeyebileceği,  ama tartışmasız olarak herkesin kendinde beğendiği tek şeyin kendi aklı olduğu" dur. Bu nedenle de herkesin fikri, düşüncesi ve olayları yorumlaması farklı olacaktır. Evrensel doğrular ve kendi mantığımız dışında kalan,  toplumun düşünce ve yargılamalarına bakarak hayatımızı yönlendirmeye çalışmak, çoğumuzun ve büyük şair Can Yücel gibi devamlı çelişki içinde kalmakla sonuçlanıyor, maalesef !...

25 Ekim 2011 Salı

İSİS İLAHİSİ

İsis İlahisi, İsa'dan Sonra III. ya da IV. Yüzyıl, Nag-Hamadi’de bulunmuştur.

Paulo Coelho'nun “0nbir Dakika” kitabından alıntıdır.

Birinci ve sonuncu olduğum için,
Hem kutsanan, hem aşağılanan benim.
Fahişe ve azizeyim,
Bir erkeğin eşiğim ve bakireyim.
Anneyim ve kızım,
Annemin kollarıyım.
Kısırım ve çocuklarım sayısız,
Evliyim ve bekarım,
Dünyaya getirdim ve hiç doğurmadım,
Doğum sancılarının ilacıyım.
Hem karıyım hem koca,
Ve beni erkeğim yarattı.
Babamın annesiyim,
Kocamın kız kardeşiyim,
Ve o da benim dölümdür.
Bana hep saygı gösterin,
Çünkü ben, hem kepazeyim hem muhteşem…

Bir firavun gibi giyinmiş VII. Kleopatra aşağıdaki kabartmada İsis'e adaklarını sunarken.

İsis Mısır'ın en büyük tanrıçasıdır. Osiris, Nephthys ve Seth'in kardeşidir, Nut ve Geb'in kızları ve çocuk Horus'un annesidir. Aynı zamanda Osiris’in hem kız kardeşi, hem karısıdır (Eski Mısır'da firavunlar tanrıları gibi kız kardeşleriyle evlenirdi). Bazı kaynaklara göre Anubis de İsis ile Osiris'in oğludur.
İsis, tanrılar ile insanoğlu arasında hayati bir bağlantıdır. Firavun, yaşayan Horus olarak onun oğlu olarak kabul edilirdi. Piramit yazıtlarında, İsis'in kutsal memelerinden emzirilen olarak gösterilmiştir. İsis'i genç Horus'u kucağında gösteren çok sayıda heykel ve resim vardır. Horus'u çocukluğu boyunca onu öldürmek isteyen amcası Seth'ten korumuştur. Onun bir gün büyüyüp babasının intikamı alması onun hayatındaki boşluğu doldurmuştur.
Yararlı bir tanrıçadır ve sevgisi tüm yaşayan canlıları kapsayan bir annedir. Ona tapınma Mısır'ın sınırlarının çok ötesinde İngiltere'ye bile yayılmıştır. Klasik yazarların eserleri, O'nu Persephone, Tethys, Athene gibi diğer yabancı tanrılar ile eşleştirmiştir.
  Aslında, erken Hıristiyanlık, O'nun bazı özelliklerini Bakire Meryem'e atfetmiştir. Şevkatli ve koruyucu anne olarak, onun kültüne yakın olan doğu insanlarına İsis çok çekici gelmiştir. Hiç kuşkusuz, birçok Madonna ve çocuk İsa ikonaları, (yandaki resimde görüldüğü gibi) çocuğu Horus'u emziren İsis görüntülerini oldukça çağrıştırır...