25 Ocak 2011 Salı

BAHİS : ÇEHOV'DAN BİR ÖYKÜ

Rus soylularından iki zengin delikanlı bahse tutuşurlar. Bunlardan biri yirmi yıl kapalı bir yerde, yalnız kalabilirse, bahsi kaybeden ona büyük bir para verecektir. Yirmi yıl tek başına kalmaya dayanamayıp çıkan ise, bahsi kaybedecek ve o diğer arkadaşına büyük parayı ödeyecek. Kapalı kalanın her İstediği kendisine verilecek. Kapısında da bir nöbetçi bulunacak.

Soylu delikanlılardan biri, tek penceresi, tek kapısı olan bir yere kapatılıyor. Kapıda nöbetçi bekliyor. Delikanlı bir süre sonra kitap istiyor. Ve gün geçtikçe kitap isteğini arttırıyor. Ve içeride ha babam okuyor. Öylece yıllar geçiyor. Bu arada, öteki delikanlı kumarcılığı ve uçarı yaşantısı yüzünden zenginliğini yitirmiş, sıfırı tüketmiştir. Bütün umudu, kapalıdaki arkadaşının, tek başına yaşamaya dayanamayıp kapalı olduğu yerden çıkması ve onun da bahsi kazanıp paraya konması. Kapalıdaki arkadaşını kaçmaya kışkırtmak için de türlü çareler düşünür. Nöbetçiye görmezden gelmesini söyler. Kapıyı açık bıraktırır, ama ne yaptıysa boşuna. Arkadaşı içeride okuyordur ha bire.
Yirminci yılın son gecesi, artık son çare, arkadaşını öldürecek ve buna bir intihar süsü verecek. Hani yalnızlığa dayanamayıp, canına kıymış gibi. Böylece bahsi kazanıp parayı alacak. O niyetle, sabah, gün doğmadan önce arkadaşının kapalı olduğu yere girer. Ama içerde yok. Pencere de açık! Tamam, demek kaçmış. Parayı alacak öyleyse. Ne o? Masanın üzerinde arkadaşının kaçmadan önce kendisine yazıp bıraktığı bir mektup:

"Tek başına burada yirmi yılı doldurmama bir saat kala buradan ayrılarak, seni bana para ödemekten kurtarıyorum. Çünkü yirmi yıldır okuduğum kitaplarla öyle zenginleştim ki, bana vereceğin büyük paranın gözümde hiç değeri kalmadı. Sana teşekkür ederim."

video
Bu öykü biz Türklere hem hiç uymuyor, hem de hiç mantıklı gelmiyor. "Türk, kitap ve okumak": çok zor bir araya gelebilen bir üçlü... Hatırlar mısınız bilmem: bir kaç yıl önce bir hakim, bir delikanlıya ceza olarak hapis yerine kitap okuma cezası vermişti de, delikanlı hapis cezasını daha makul bulmuştu. Nedeni de kitap okumanın onu rencide etmesiydi. Aklıma bu haber Mükremin'le Tirbüşon'u getirmişti. Tüm istatistikler dünyada en az kitap okuyan milletler arasında olduğumuzu gösterirken, biz okumaya da okuyana da hep uzak olmayı tercih etmişizdir. Okuyanı görünce nedense hep inanılmaz, yapılmaması gereken bir şey yaparken görmüşüz gibi şaşırmışızdır. Saatlerce boş boş etrafı seyretmekten sıkılmaz, ama 2 dakika okuyunca hemen sıkılıveririz. Durakta, bankada, hastanede saatlerce bekler, "etrafta ne varsa" etrafı seyreder,  duvardaki afişleri okur, ama asla yanımızda bir kitap götürmeyi akıl etmez ve kitap okumayı denemeyiz. Bahanemiz de zaten hazırdır: ya başımızı ağrıtır, ya gözümüzü sulandırır. Ayrıca herşeye para buluruz ama kitap ve gazete o kadar pahalıdır ki ona bi türlü para bulamayız. Valla kredi kartına 10 taksit de yapılsa farketmez, "taksitle veya ucuzlamış diye" hiç işimize yaramayacak pek çok eşya veya hiç giymeyeceğimiz bir çok giyecek alırız ama yine de kitap almak hiç içimizden gelmez. 

Geçen sene polikliniklerde bekleyen hasta sahipleri okusun, canı sıkılmasın diye bir stand yaptırıp, kendi cebimizden alıp günlük gazete ve okuması kolay kitaplar koyduk, bir kaç hafta sonra sekreterimiz geldi ve "doktor bey, paranıza yazık, kimse gazete filan okumuyor, çocuklar gazeteleri yırtıp, üstüne etrafı da kirletiyorlar, kitaplar da kayboldu zaten. Aileler çocuklarına dur bile demiyor" deyince içimiz burkulup vazgeçmek zorunda kaldık. Kitap okumak bizim ülkede "sadece okulda okurken mecburen yapılan ve okul biter bitmez derhal uzaklaşılması gereken" bir durum sanki. Bu yaşımda bile beni kitap okurken gören bazı kişilerin "hala ders mi çalışıyorsunuz doktor bey?" diye şaşırdıklarına çok şahit olmuşumdur. Ama yılmadım hala ümitliyim, elbet benim yüce milletim de bir gün okumanın seyretmekten daha değerli olduğunu görecek ve anlayacak bir gün... O zamana kadar okuyacak kitap ve yazacak yazar kalmışsa tabii...
Günün sorusu: yukarıdaki videodaki çocuk Türk mü sizce?

1 yorum:

Tülay GÜRDAL dedi ki...

Ergün Bey merhaba! Harika bir yazı ve etkileyici bir yorumla acı gerçeğin altını çizmişsiniz. Bir eğitimci olarak içim sızlayarak ne yazık ki tüm bu tesbitlerinize üzülerek katılıyorum... Ellerinize sağlık olsun. Saygılar, T.G.