27 Kasım 2013 Çarşamba

KELEBEĞİN RÜYASI: BİR FİLMİN VE BİR DÖNEMİN ANALİZİ...

Geçtiğimiz kış Yılmaz Erdoğan’ın bir filmi oynadı sinemalarda: hayatı, şiiri, aşkı ve ölümü paylaşmış iki gencin, Muzaffer T. Uslu’yla, Rüştü Onur’un kelebek ömrü kadar kısacık hayatlarını anlatan bir film “Kelebeğin Rüyası”
2. Dünya Savaşı’nın korkunç günlerinde, Türkiye’nin kömür merkezi olan, işçi kenti Zonguldak’ta başlıyor, zincirlenmiş mahkûmların Nazi toplama kampından farksız bir şekilde madene götürüldüğü sahneler var. 
Filmi seyredince daha çok iki gencin romantik aşklarına, yaşadıkları sefalet ve yoksunluklara rağmen yaşama sevinçlerine ve modern Pollyanna gibi düşüncelerine kaptırıp gidiyor insan. Ama filmin bazı yerlerinde geçen “mükellefiyet” kelimesi ve zaman zaman filme dahil olan maden işçileri de bir şekilde dikkat çekiyorsa da pek vurgulanmıyor.
Merak edip internetten “nedir bu mükellefiyet” diye bir araştırayım dedim. Okuduklarımdan filmin içinde “belki de henüz kendimizle yüzleşmeyi beceremediğimizden” pek de işlenmeyen, sadece yüzeyel bir şekilde geçiştirilen bir insanlık dramı olduğunu fark ettim. Bu konuda şimdiye kadar sadece üç kitap yazıldığını gördüm. Sık gittiğim bir kitapevine sipariş ettiğimde ancak ikisini bulabildiler. “Metin Köse’nin Mükellefiyet” ve “İrfan Yalçın’ın Ölümün Ağzı” kitapları. Metin Köse’nin kitabı 1867 yılında Osmanlı’nın çöküş döneminde 21 yıl süreyle o yörede yaşayan köylülere uygulanan zorunlu maden işçiliğini, İrfan Yalçın’ın kitabı ise 1940’da yine aynı yöre köylülerine 8 yıl süreyle uygulanmış zorunlu maden işçiliğini anlatıyor.  İkisini de okudum ve öğrendiklerim yüzünden tüylerim diken diken oldu.

"Osmanlı’nın kömür ihtiyacını karşılamak için Karadeniz Ereğli’ye gönderilen Dilaver Paşa, meşhur nizamnamesini (1867) yayımlar. 21. madde şöyle: “Ereğli’de 13-50 yaşındaki erkekler kazmacı, kürekçi, direkçi olarak çalışmakla mükelleftir.” 30. maddede ise “her kim ki çalışamaz duruma gele, eşeğe bindirilip köyüne gönderile.” şeklindedir. "Bu ancak ölenlere veya çalışamayacak kadar sakatlananlara tanınan bir haktır".
1. mükellefiyet’in uygulamaya konması ile başlangıçta 30 bin okka olan aylık üretim 250 bin okkaya çıktı. İkinci mükellefiyet’te çalışma şartları daha ağırdı. İnsanlar zorla madene sokuldu. Üretimi artırmak, disiplini sağlamak ve kaçanları engellemek için insanlara işkence yapıldı. Madenlerden kaçmaları önlemek için Devrek’te bir jandarma tümeni kuruldu. Bu jandarmaların yaptığı zulüm ve haksızlık düşman askerlerinin yaptıklarından hiç farklı değildi. Çürük raporu alabilmek için amele birliği hastanesi’ndeki doktorlara, öküzlerini, tarlalarını satarak rüşvet veren insanlar vardı. Parası, tarlası olmayanlar da madenden kurtulabilmek için elini, ayağını kesiyordu. Amaç sadece üretimi artırmak olduğundan hiçbir güvenlik önlemi alınmadığı için çok sık grizu patlamaları ve göçüklerde toplu ölümler oluyordu. Ayrıca açlık, verem, pnömokonyoz gibi hastalıklar, soğuk ve bit başta olmak üzere parazitler, ağır çalışma şartlarına tuz biber ekiyordu. 

Demiryolu yatırımlarının, askeri fabrikaların, şileplerin, vapurların, elektrik santrallerinin, fabrikaların kömür ihtiyacının aksamaması gerekiyordu. Kömürün merkezi Zonguldak’tı. Doğal olarak bu kadar kötü koşullarda, aç ve sefil bir durumda hiç kimse çalışmak istemiyordu. Önce sıkıyönetim ilan edildi 1940’ta ve 1947’ye kadar sürdürüldü.

1 Mart 1940’ta ilçe ve köylerden işçi toplamak için ‘İş Mükellefiyeti Müdürlüğü’ kuruluyor. Çalışma saatleri belli değil, yatacak, barınacak yer yok. Dayak, küfür, parasızlık, adam kayırma var ve iş sağlığı diye bir kavram bilinmiyor. Bu şartlara tahammül edemeyerek kaçanlardan ‘işçi taburları’ oluşturuluyor. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte günde 8 saat olan çalışma süresi  11 saate çıkarılıyor. 1957’deki grizu faciasında dedeoğlu köyünün bütün erkekleri ölüyor. Katır bile insandan değerliydi ocaklarda. 

Madende şartlar çok ağır, ücretler çok düşük, kötü muamele var. Bir nohut yemeği tabağından 8 taş çıkıyordu. Bir ayda 70 gram sabun veriliyor, hastalıklar artıyordu. Kaçan bile zulümden kurtulamıyordu. Jandarma esir kovalar gibi kaçak işçilerin peşine düşüyordu. Evlere baskınlar düzenleniyordu. İşkencenin bini bir paraydı. Kaçanların ailelerine her türlü zulüm uygulanıyor, jandarmalar kaçanların karılarını ceza olarak dağa kaçırıp tecavüz ediyordu.

Bu iki kitabı da okuduktan sonra oturup düşündüm. Uyduruk bir kanunla insanları "köle gibi boğazı tokluğuna bile değil, sefil şartlarda" çalıştırmak için her türlü şiddet, haksızlık, zulüm yapılabiliyor. Bunu yapmak için de yine aynı milletin çocuğu olan jandarmalar kullanılıyor.  Yetmiş yıl ara ile benzer acılar ve benzer zulümler yaşanıyor. Ve her seferinde vatandaşlarına, kardeşlerine "düşmana bile yapılmaması gereken bu zulmü yapanlar, yapabilenler" yine aynı milletin çocukları. 

1950’li yılların sonunda Demokrat Parti’nin halka polisi kullanarak zulmetmesi, 1980’li yıllarda ordunun asker kullanarak işkence dahil her türlü kötü muamelesi, günümüzde de yine hükümetin polis gücüyle halkı sindirmeye çalışması hep aynı kısır döngüyü işaret ediyor. Yöneticilerde hak, hukuk ve adalet gibi insani özelliklerin olmadığı dönemlerde kullanılabilecek ve yöneticilerin istediğini yapabilecek aracılar, yani maşalar bulmak hiç de zor olmuyor. Hatta daha da acısı, bu aracıların bazen amirlerinin bile bilgisi dışında “kraldan çok kralcı” olabildikleri, “vur deyince öldürdükleri”, kendi vahşiliklerini ve iğrençliklerini fırsat değerlendirir gibi ortaya çıkarmaları insanı dehşete düşürüyor. Bu tip insanlar toplumda bizler gibi normal bir yaşam sürdürürken, zamanı gelip de içlerindeki kötülükleri çıkarma fırsatını bulduklarında "kurt adam gibi" tanınamaz oluyorlar. 

Keşke Yılmaz Erdoğan filminde iki genç şairin aşkları ve yaşamlarına verdiği önem kadar, maden ocaklarında yaşanan drama da yer verebilseydi. Bazı korku, siyasi kaygı ve çekincelerini göz ardı edebilseydi. Acılarımızla ve geçmişimizle yüzleşmeyi öğrenebilseydik. Belki tarihin tekrar etmesi önlenebilirdi. 

Doğal olarak bu dram sadece o döneme özgü olmayıp, "dünyanın her yerinde, her zaman diliminde ve her fırsatta" karşımıza çıkabildiği için bu gerçekleri bilmekte, öğrenmekte ve ders almakta  yarar var diye düşünüyorum... 

4 yorum:

Tülay GÜRDAL dedi ki...

Merhaba Ergün Bey,

Yazınızla birlikte Türk ulusunun hazin öykülerinden bir tanesini daha okuyarak haberdar oldum... Öyle işte; esmer günler hep bu millete düşüyor.. Ancak unutulmamalı ki Bolu beylerinin olduğu yerde bir Köroğlu çıkar...

Öte yandan Yılmaz Erdoğan adı beni hep ürkütmüştür. Zira onun rolü belli... Saygılarımla,

Unknown dedi ki...

Sevgili Sınıfdaşım Ergün Kardeşim, emeğine, kalemine sağlık, ne kadar güzel anlatmışsın. Bu konuyu sayende öğrenmiş oldum, Yılmaz Erdoğan'ı malûm sebeplerden ötürü artık izle(ye)mediğim için duymamıştım bu "mükellefiyet" kavramını. Acı, özellikle Cumhuriyet Döneminde tekrarlanmış olması çok acı ama dediğin gibi bunlarla yüzleşebilmeliyiz ki tekrarlanmalarına engel olabilelim. Teşekkürler.

İlknur M. dedi ki...

Sayenizde başka bir bakış açısına ulaştım. Ne yazık kı Türkiye de iktidarlar değişsede kafalar değişmiyor :(
Kaleminize sağlık, daha sık yazın lütfen :)

Barış Altınay dedi ki...

2 gün önce Heybeliada'ya kadar gidip de, yine sanatoryumu gezemedim.
Umarım birlikte gideriz yakında...
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/405984/Kelebegin_Ruyasi_ve_Mukellefiyet....html