20 Temmuz 2014 Pazar

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE : GRIGORIY PETROV

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE kitabını Mayıs 2014'de Finlandiya'ya gitmeden hemen önce okudum. Okuduklarımla gördüklerim daha da pekişti. yaklaşık 150-200 sene önce yaşadıkları sefaletten buralara gelebilmelerini takdir etmemek mümkün değil. Belki de Finlandiya'dan esinlenerek başlatılan köy enstitüleri, "Komünist yetiştiriyor, halkı uyandırıyor, din elden gidiyor, yobazların, köy ağalarının ve zübüklerin gücü azalıyor" diye kapatılmasaydı, belki biz de bir Finlandiya olabilirdik. Babam köy enstitüsü mezunu idi ve köy enstitülerinin eğitim sistemlerini ondan defalarca dinledim ve bu kitapta okuduklarımla bire bir örtüşüyor. Çekecek çilemiz varmış ki bizim eğitim hamlemiz Finlandiya’nın tersine hem yarım kalmış hem de şu anda “hem her sene değiştirilerek, hem de teknik ve pozitif bilimler yerine dini eğitime ağırlık verilerek tepe takla geriye gidiyor. 

Adı geçen kitapta tüm imkansızlıklara, olmayan doğal kaynaklara ve elverişsiz doğa koşullarına karşın, bir avuç yürekli aydının önderliğinde; din adamlarından askerlere, doktorlardan öğretmenlere,  iş adamlarına kadar, her meslekten insanın halkla omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir uygarlık mücadelesi verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Yapıtı büyük yapan, Petrov'un Fin halkını örnek göstererek, kaliteli bir eğitimle, ahlaklı yapılanmayla ve sağlam devlet düzeniyle bir milletin yükselişinin kaçınılmaz olduğunu göstermesidir. Bu sebeple Atatürk bu kitabı, önemi ve Türk milletine yol göstericiliği nedeniyle 1928 yılında dilimize çevirtmiştir. "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" adlı bu eser, Cumhuriyetin ilk yıllarında Milli Savunma Bakanlığı tarafından askerlere tavsiye edilmiş ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından da öğretmen okullarının mezunlarına birer adet hediye edilmiştir.
KÖY ENSTİTÜLERİ GERÇEĞİ: Neredeyse tüm Anadolu'nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği gözönüne alınarak, dönemin başbakanı İsmet İnönü'nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra, yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesi ile kurulmuşlar.  Okuma yazma oranı Cumhuriyet ilk kurulduğu yıllarda %5 bile değildi. Bunun yanında nüfusun %80'lik bölümü köylerde yaşıyordu.  1940 yılından başlayarak, şehirlerden uzak ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede Köy Ensititüleri açıldı. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak hem de modern ve ilmi tarım tekniklerini öğretecekti. Öğretmenler gittiği yörelerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi tatbik ediliyordu. Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atölyeleri vardı. Derslerin %50'lik bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi.
1940-1946 arasında köy enstitülerinde 15.000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş ve üretim yapılmıştı. Oluşturulan bağların miktarı ise 1.200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapılmıştı. Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulamalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu öğrenciler tarafından getirilmişti. Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmişti.
Sonra ne olmuştur: toprak reformuna karşı olan milletvekillerinin CHP’den ayrılması, tutucu ve geri kafalı kesimin baskıları ve şantajları, bu eğitim sisteminin sosyalist eğitim sistemini andırması nedeniyle ABD’nin de telkinleriyle, ilk büyük tavizler İnönü tarafından verilmiş, ardından Demokrat Parti tarafından 1954’de kapatıldı. Sonrasını ise işte hep birlikte görüyoruz: Ne toprak reformu yapılabildi, ne modern ve örgün eğitim sistemi tekrar kurulabildi, ne de özverili ve çalışkan bir öğretmen nesli kaldı. O zamanlar öğretmenlik saygın ve sevilen bir meslekken, giderek “bişey olamadım bari öğretmen olayım diyenlerin mesleği” haline geldi. Sonuç Finlandiya ile Türkiyenin arasındaki uçurum oldu. Bir bataklık ve yoksulluk ülkesi dünyanın en zenginleri arasına girerken, tüm avantajlarına karşın Türkiye Ortadoğu bataklığında iki ileri bir geri çırpınıp durmakta.
Not: Kitabın tam 14 ayrı baskısı var: ben ikisini okudum, birbirlerinden çok farklıydı. İlki 120 sayfa ve çok özetti, pek hoşuma gitmedi. Tam metni okumanızı tavsiye ederim. 
Koridor Yayınları: 
BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE : eksiksiz, tam metin...

22 Nisan 2014 Salı

HYPATIA - TARİHDEKİ BİLİNEN İLK KADIN MATEMATİKÇİNİN DRAMI


İskenderiyeli Hypatia (370–415) Yunanlı filozof, matematikçi ve astronomdur. Zamanının bilinen tek kadın bilim insanıdır. İskenderiye Kütüphanesi'nde felsefe, matematik ve astronomi üzerine dersler vermiştir. Hypatia doğayı; mantık, matematik ve deneylerle ile açıklamaya çalıştı. Astronomide çoğunlukla yıldızların yükseklik açılarının ölçülmesinde çeşitli problemlerin grafik yöntemlerle gösterilmesinde kullanılan usturlabı da  keşfeden kişidir.

Yaşamı:
Bir matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia, dönemin ünlü matematikçisi Theon'un kızıydı. Hypatia Atina'da eğitimini aldıktan sonra 400 yılına doğru İskenderiye'ye döner ve İskenderiye Kütüphanesi'ndeki Platon Okulu'nda dersler vermeye başlar. Hypatia bu okulda, içerisinde Hristiyanlık, Paganizm (çok tanrıcılık) ve Musevilik gibi birçok inanca sahip öğrencisine Platon ve Aristo'nun öğretilerini kazandırdı. 

Hıristiyan din adamı Crillo’nun halkı kışkırtmasıyla bağnaz bir dinci grubun saldırısı sonucu işkenceyle derisi yüzülerek  ve parçalanarak  öldürülmüştür. Hypatia’nın ölüm emrini veren Crillo daha sonra Katolik Kilisesi tarafından Aziz ilan edilmiştir. Hypatia’nın hunharca katledildiği  dönem  Pagan  felsefesinin sona erdiği ve Hıristiyanlaşmanın güçlendiği bir süreçtir. Doğa bilimleri ve matematik gibi alanlarda yoğun bir gerileme dönemi bu tarihlerden itibaren başlamıştır.  Aritmetik alanında 13 ciltlik bir yapıtı sözkonusudur. Bununla birlikte kadın olduğu için ne felsefe ne de bilim tarihinde dinin de etkisiyle 1500 yıl boyunca adı belirgin bir şekilde geçmemiştir. 
Hypatia'nın yaşamını konu alan bir film olan "Agora" da o dönemde hristiyanlık yayılırken inanç ve bilimin nasıl çatıştığı, inancın bilime nasıl düşman olup vahşet, acımasızlık, hoşgörüsüzlük ve bağnazlıkla tüm bilim insanlarını ve bilim eserlerini yok ettiğini görüyoruz. Hypatia, kadınlar için konuşmanın bile zor olduğu Hıristiyanlığın  bu en bağnaz döneminde bir kenti etkiledi. Kadın mücadelesi için en önemli figürlerden biri oldu. Ama bilime olan inancı ve cesaretinin bedelini maalesef  canı ile ödedi. Kurtarmaya çalıştığı binlerce bilimsel yazılı kaynak da yok edildi. 

Hypatia'yı ölene kadar savunmuş olan İskenderiye Valisi Orestes ile Hypatia'yı "dinsizlik" ve "şeytanlık" ile suçlayan İskenderiye piskoposu Cyril arasındaki kavga şehir çapında bir provakasyona dönüşür ve olaylar Hypatia'nın 415'de taşlanarak öldürülmesine kadar varır. (Yukarıda sağda Hypatia öldürülmeye götürülürken) 
İnanç yerine aklı ve bilimsel düşünceyi savunduğu için, Dini otoriteye ve Tanrı’ya isyan ettiği gerekçesiyle 45 yaşında uzun işkencelerden sonra, derisi yüzülerek ve vücudu parçalanarak katledildi. Daha sonra Hypatia'nın parçalanmış bedenini alıp Cinaron adındaki bir yerde yaktılar.

Hypatia katledilişinden sonra yaklaşık 1600 sene geçti. Hypatia cinayetinin üzerinden yaklaşık 1600 sene geçti de, Ne değişti? Hala sadece kadın olduğu için öldürülenler yok mu? Aklı ve Bilimi savunduğu için katledilenler? Özgürce konuştuğu için vurulanlar, hapsi boylayanlar?

Yukarıda Sağda Hypatia kilisede çırılçıplak soyulup, taşlanarak öldürülürken... 

Hypatia bilimin ve aklın belki ilk kadın kurbanıydı, erkek egemen din vahşetinin onbinlerce kurbanından sadece biriydi. Tek suçu erkeklerin dünyasında bir kadın olmak, Dincilerin dünyasında akıl ve bilimi savunmak, düşündüğünü özgürce söyleyebilmekti.

Özellikle islam ülkelerinde, Kadınlar hala eziliyor, öldürülüyor, satılıyor, çocuk yaşta evlenmek zorunda bırakılıyor, tecavüze uğruyor. Tüm bunları yapanlar, bu zihniyet  binlerce yıldır hiç değişmeden hala yerinde duruyor. 
Bilim ve din sadece bazı din tüccarlarının maddi çıkarları için çatıştırılarak bilime, insanlığa, gelişmeye ve özgürlüğe de sürekli zarar veriyor. Bundan da farkında olmadan aslında sürekli tüm duyguları ve geleceği sömürülen zavallı halk zarar görüyor. Olanlar ise halkını aydınlatmaya çalışan, bu uğurda kendini, malını ve canını feda eden bilim adamları ve kadınlarına oluyor.

5 Aralık 2013 Perşembe

KENTLEŞME: AMA NEYE RAĞMEN...

Kentleşmek günümüzde kaçınılmaz bir süreç: bunu biliyoruz. Ama daha az bedel ödeyerek ve daha fazla akıl ve mantık kullanarak olamaz mı acaba ?
Cinayet sadece bir canlıyı öldürmek değildir.
Doğayı, çevreyi, yaşam alanlarını, kaynakları "geri dönüşümsüz bir şekilde" yok etmek de bir cinayettir.
Hatta cinayetten bile daha fazla zarar verebilir.
Sadece kişiyi ve kişileri değil, bir topluma, bir nesle hatta nesillere de  zarar verebilir.
Tek farkı sonuçlarının hemen değil, zaman içinde yavaş yavaş görülmesidir.


Şimdi şu fotoğraflara bakıp, bunların doğayı koruduğunu söyleyebilir miyiz?
Çevreyle uyumlu diyebilir miyiz?
Estetik olduğunu iddia edebilir miyiz?
Bu sipsivri beton yığınlarına dünyanın parasını veren kişiler acaba buralarda oturdukları için mutlular mı?
Acaba ne hissediyorlar?


Bu zevksiz beton yığınlarının projelerini yapanlar hangi okullardan mezun oluyorlar?
Nasıl bir eğitim alıyorlar? Ya da aldıkları eğitime ihanet mi ediyorlar?
Bu şehirlerin belediye başkanları acaba sık sık gittikleri Avrupa ve Amerika'daki şehirlerde hiç mi etrafa bakmıyorlar? Sadece oralara gezmeye, eğlenmeye para harcamaya gittikleri belli. İnsan azıcık da gördüklerinden ders almaz mı?
O kadar yıl başkanlık yaptıkları belediyelere ve şehirlere hiç mi acımazlar? Sonunda onlar da ölecek ve onların çocukları da bizim çocuklarmızla birlikte bu çirkin şehirlerde yaşayacaklar. Bu soyuna, milletine, aslına ihanet değil de nedir? Bunları yapanların ve sebep olanların hiç mi vicdanı sızlamaz?
Bunların yanıtlarını bilmek mümkün değil.
Ama gün gelecek bunlar hep araştırma konusu olacak.
Ama kaybettiklerimiz asla geri gelmeyecek.

 Aşağıda bu konuda hazırlanmış güzel ama iç karartıcı bir video izleyeceksiniz:


Doğayı korumak için direnen ve eylem yapanlar her türlü şiddete ve suçlamaya maruz kalırken, hatta uyduruk suçlamalarla ceza alırken, topluma karşı bu ihaneti yapanlar, doğayı ve çevreyi katledenler her zaman olduğu gibi cezasız kalacak.
Bu çarpıklıklar ve haksızlıklar insanın içini acıtmaz mı?


Son söz: Fuzuli’den


Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.

Çektiğim alamı bir ben bir de Allah’ım bilir.



27 Kasım 2013 Çarşamba

KELEBEĞİN RÜYASI: BİR FİLMİN VE BİR DÖNEMİN ANALİZİ...

Geçtiğimiz kış Yılmaz Erdoğan’ın bir filmi oynadı sinemalarda: hayatı, şiiri, aşkı ve ölümü paylaşmış iki gencin, Muzaffer T. Uslu’yla, Rüştü Onur’un kelebek ömrü kadar kısacık hayatlarını anlatan bir film “Kelebeğin Rüyası”
2. Dünya Savaşı’nın korkunç günlerinde, Türkiye’nin kömür merkezi olan, işçi kenti Zonguldak’ta başlıyor, zincirlenmiş mahkûmların Nazi toplama kampından farksız bir şekilde madene götürüldüğü sahneler var. 
Filmi seyredince daha çok iki gencin romantik aşklarına, yaşadıkları sefalet ve yoksunluklara rağmen yaşama sevinçlerine ve modern Pollyanna gibi düşüncelerine kaptırıp gidiyor insan. Ama filmin bazı yerlerinde geçen “mükellefiyet” kelimesi ve zaman zaman filme dahil olan maden işçileri de bir şekilde dikkat çekiyorsa da pek vurgulanmıyor.
Merak edip internetten “nedir bu mükellefiyet” diye bir araştırayım dedim. Okuduklarımdan filmin içinde “belki de henüz kendimizle yüzleşmeyi beceremediğimizden” pek de işlenmeyen, sadece yüzeyel bir şekilde geçiştirilen bir insanlık dramı olduğunu fark ettim. Bu konuda şimdiye kadar sadece üç kitap yazıldığını gördüm. Sık gittiğim bir kitapevine sipariş ettiğimde ancak ikisini bulabildiler. “Metin Köse’nin Mükellefiyet” ve “İrfan Yalçın’ın Ölümün Ağzı” kitapları. Metin Köse’nin kitabı 1867 yılında Osmanlı’nın çöküş döneminde 21 yıl süreyle o yörede yaşayan köylülere uygulanan zorunlu maden işçiliğini, İrfan Yalçın’ın kitabı ise 1940’da yine aynı yöre köylülerine 8 yıl süreyle uygulanmış zorunlu maden işçiliğini anlatıyor.  İkisini de okudum ve öğrendiklerim yüzünden tüylerim diken diken oldu.

"Osmanlı’nın kömür ihtiyacını karşılamak için Karadeniz Ereğli’ye gönderilen Dilaver Paşa, meşhur nizamnamesini (1867) yayımlar. 21. madde şöyle: “Ereğli’de 13-50 yaşındaki erkekler kazmacı, kürekçi, direkçi olarak çalışmakla mükelleftir.” 30. maddede ise “her kim ki çalışamaz duruma gele, eşeğe bindirilip köyüne gönderile.” şeklindedir. "Bu ancak ölenlere veya çalışamayacak kadar sakatlananlara tanınan bir haktır".
1. mükellefiyet’in uygulamaya konması ile başlangıçta 30 bin okka olan aylık üretim 250 bin okkaya çıktı. İkinci mükellefiyet’te çalışma şartları daha ağırdı. İnsanlar zorla madene sokuldu. Üretimi artırmak, disiplini sağlamak ve kaçanları engellemek için insanlara işkence yapıldı. Madenlerden kaçmaları önlemek için Devrek’te bir jandarma tümeni kuruldu. Bu jandarmaların yaptığı zulüm ve haksızlık düşman askerlerinin yaptıklarından hiç farklı değildi. Çürük raporu alabilmek için amele birliği hastanesi’ndeki doktorlara, öküzlerini, tarlalarını satarak rüşvet veren insanlar vardı. Parası, tarlası olmayanlar da madenden kurtulabilmek için elini, ayağını kesiyordu. Amaç sadece üretimi artırmak olduğundan hiçbir güvenlik önlemi alınmadığı için çok sık grizu patlamaları ve göçüklerde toplu ölümler oluyordu. Ayrıca açlık, verem, pnömokonyoz gibi hastalıklar, soğuk ve bit başta olmak üzere parazitler, ağır çalışma şartlarına tuz biber ekiyordu. 

Demiryolu yatırımlarının, askeri fabrikaların, şileplerin, vapurların, elektrik santrallerinin, fabrikaların kömür ihtiyacının aksamaması gerekiyordu. Kömürün merkezi Zonguldak’tı. Doğal olarak bu kadar kötü koşullarda, aç ve sefil bir durumda hiç kimse çalışmak istemiyordu. Önce sıkıyönetim ilan edildi 1940’ta ve 1947’ye kadar sürdürüldü.

1 Mart 1940’ta ilçe ve köylerden işçi toplamak için ‘İş Mükellefiyeti Müdürlüğü’ kuruluyor. Çalışma saatleri belli değil, yatacak, barınacak yer yok. Dayak, küfür, parasızlık, adam kayırma var ve iş sağlığı diye bir kavram bilinmiyor. Bu şartlara tahammül edemeyerek kaçanlardan ‘işçi taburları’ oluşturuluyor. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte günde 8 saat olan çalışma süresi  11 saate çıkarılıyor. 1957’deki grizu faciasında dedeoğlu köyünün bütün erkekleri ölüyor. Katır bile insandan değerliydi ocaklarda. 

Madende şartlar çok ağır, ücretler çok düşük, kötü muamele var. Bir nohut yemeği tabağından 8 taş çıkıyordu. Bir ayda 70 gram sabun veriliyor, hastalıklar artıyordu. Kaçan bile zulümden kurtulamıyordu. Jandarma esir kovalar gibi kaçak işçilerin peşine düşüyordu. Evlere baskınlar düzenleniyordu. İşkencenin bini bir paraydı. Kaçanların ailelerine her türlü zulüm uygulanıyor, jandarmalar kaçanların karılarını ceza olarak dağa kaçırıp tecavüz ediyordu.

Bu iki kitabı da okuduktan sonra oturup düşündüm. Uyduruk bir kanunla insanları "köle gibi boğazı tokluğuna bile değil, sefil şartlarda" çalıştırmak için her türlü şiddet, haksızlık, zulüm yapılabiliyor. Bunu yapmak için de yine aynı milletin çocuğu olan jandarmalar kullanılıyor.  Yetmiş yıl ara ile benzer acılar ve benzer zulümler yaşanıyor. Ve her seferinde vatandaşlarına, kardeşlerine "düşmana bile yapılmaması gereken bu zulmü yapanlar, yapabilenler" yine aynı milletin çocukları. 

1950’li yılların sonunda Demokrat Parti’nin halka polisi kullanarak zulmetmesi, 1980’li yıllarda ordunun asker kullanarak işkence dahil her türlü kötü muamelesi, günümüzde de yine hükümetin polis gücüyle halkı sindirmeye çalışması hep aynı kısır döngüyü işaret ediyor. Yöneticilerde hak, hukuk ve adalet gibi insani özelliklerin olmadığı dönemlerde kullanılabilecek ve yöneticilerin istediğini yapabilecek aracılar, yani maşalar bulmak hiç de zor olmuyor. Hatta daha da acısı, bu aracıların bazen amirlerinin bile bilgisi dışında “kraldan çok kralcı” olabildikleri, “vur deyince öldürdükleri”, kendi vahşiliklerini ve iğrençliklerini fırsat değerlendirir gibi ortaya çıkarmaları insanı dehşete düşürüyor. Bu tip insanlar toplumda bizler gibi normal bir yaşam sürdürürken, zamanı gelip de içlerindeki kötülükleri çıkarma fırsatını bulduklarında "kurt adam gibi" tanınamaz oluyorlar. 

Keşke Yılmaz Erdoğan filminde iki genç şairin aşkları ve yaşamlarına verdiği önem kadar, maden ocaklarında yaşanan drama da yer verebilseydi. Bazı korku, siyasi kaygı ve çekincelerini göz ardı edebilseydi. Acılarımızla ve geçmişimizle yüzleşmeyi öğrenebilseydik. Belki tarihin tekrar etmesi önlenebilirdi. 

Doğal olarak bu dram sadece o döneme özgü olmayıp, "dünyanın her yerinde, her zaman diliminde ve her fırsatta" karşımıza çıkabildiği için bu gerçekleri bilmekte, öğrenmekte ve ders almakta  yarar var diye düşünüyorum... 

24 Ağustos 2013 Cumartesi

BEBEK MUMCU BULUNDU...

BEBEK MUMCU BEBEKKEN
Aşağıda 1-2 ay önce bloğumda hikayesini yazdığım Bebek Mumcu, bankada çalışan bir hastamın annesinin yardımlarıyla bulundu. Babası ile görüşmemiz sonucu artık İzmir’de oturduklarını ve Yiğit Can Mumcu’nun üniversite mezunu olduğunu da öğrenmiş olduk. Hatta Yiğit Can kendi hikayesine yorum bile yaptı. Bebek Mumcu’nun bulunmasını sağlayan Eda Yıldırım’ın annesi Mukaddes Hanım’a çok teşekkür ederim. Bebek Mumcu’nun kendisinin bana gönderdiği, bebekken çekilen ve şimdiki fotoğraflarını ve yazdığı yorumu görmektesiniz.  Kendisine ve ailesine sağlıklı ve mutlu yıllar dileriz.

YİĞİT CAN MUMCU

Yiğit Can Mumcu'nun maili:
Merhaba, Ben geçmişin 'Bebek Mumcu'su, 
günümüzün delikanlısı 'Yiğit Can'ı. Değerli Ergün Hocam 
bebekliğimde beni yaşatmak için çok mücadele 
etmişşiniz. Size minnettarım. Çok teşekkür ederim. 
Görüşmek üzere. İyi ki varsınız.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

KORKUDAN KORKMAK,

"Aziz Nesin Üstadımız sanki geleceği görmüş de yazmış bunu" diyeceğim ama "insan her devirde aynı insan olduğundan, çevremiz, teknoloji ve yaşam şartlarımız değişmesine rağmen özümüz, ruhumuz, psikolojimiz, yetersizliklerimiz ve mizacımız binlerce yıldır değişmediği için, bundan yüzlerce yıl sonra da bu yazı geçerliliğini koruyacaktır. 

İnanmayan 433 sene önce Montaigne'in yazdığı Denemeler'i okusun, eğer daha önce okuduysa bi daha okusun (ki ben 4-5 kez okumuşumdur). Ve insanın yüzlerce yılda bile ne kadar az değiştiğini görür. Değişim sadece yüzeyeldir. Korku, nefret, kin, ikiyüzlülük, güce tapınma, yalakalık gibi özelliklerin her zaman fazla olduğu, asalet, cesaret ve dürüstlük gibi iyi özelliklerin ise hep kıt bulunduğu kesindir... Okuyalım bakalım Aziz Nesin ne demiş: 


KORKUDAN KORKMAK – AZİZ NESİN

Beş yaşımdayım. Bana daha o yaşımda okuma-yazma, matematik, dilbilgisi ve sözdizimi öğreten ve Kur'an'ı ezberleten Galip Amcam şu fıkrayı anlatmıştı: 
Köpeğe sormuşlar: 
- Niçin havlayıp duruyorsun? 
- Yürekliliğimden ... demiş köpek. 
- Öyleyse gerin niçin gelip gidiyor?  Köpek yanıtlamış soruyu: 
- Korkumdan! 

Altmış yedi yıldan  beri unutamadığıma göre, ölene dek unutamayacağım bu fıkrayı duyduğumdan bu yana, yaşamımdaki deneyimlerimde gözlemledim ki, havlayıp hırlayarak, zartzurtla, zorbalıkla, dayak ve işkenceyle başkalarını korkutmak isteyen ve korkutanların kendileri daha çok korkmakta ve korkularından gerileri gidip gelmektedir.
Başkalarını korkutmaya çalışan ve korkutanların kendileri daha çok korkarlar ve korktukça, korkularını yenmek için daha çok korkutmaya çalışırlar. Bu korku kısırdöngüsü böylece sürer.


Gerçekten yürekli olanlar, ne başkalarını korkutmaya çalışır, ne kendileri korkarlar.

6 Ağustos 2013 Salı

ESKİ AMA GÜNCEL BİR FİLM: V FOR VENDETTA (Sonsuza Dek Özgürlük)

V for Vendetta, 2005 yılı ABD - Almanya ortak yapımı olup 2006'da gösterime giren bir film.  V for Vendetta, Alan Moore'un yazıp David Lloyd'un çizdiği aynı isimli çizgi romandan beyaz perdeye uyarlandı. Eski bir filmmiş ama maalesef ben daha yeni seyrettim…
Hikâye; geleceğin İngiltere'sinde (2020) geçmektedir. Diktatör bir rejime bireysel bir başkaldırının nasıl toplumsal hale geldiğini gösterir. 

Geleceğin İngiltere'sinde geçen filmde terör olaylarında büyük kayıplar verdikten sonra kurtuluşu baskıcı bir yönetimde bulan ingiliz halkının uyanış öyküsü anlatılmaktadır.
Filmde bir yandan bir sene içinde halkın uyanışına, yönetimin gerildikçe baskıyı arttırmasına, özgürlük için gerekli temellerin atılmasına, diktatörlüğün doğuşu ve gelişmesine tanık olurken; diğer yandan özgürlüklerin korkulara kurban edilmesi anlatılmaktadır.
"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var ve fikirler kurşun geçirmez!" der V.

Bu filmde anlatılanları sanki günlük hayatımızda yaşıyor gibiyiz. Bir diktatör ruhlu kişi var ve halkı değişik şekillerde korkutarak iktidarını kalıcı hale getirmeye çalışıyor. Bu arada yaptıkları hataları ve katliamları bile medyayı kullanarak marifetmiş ve kendilerinin başarısıymış gibi gösterebiliyor. Tüm medyaya sahip olarak sürekli halkın beynini yıkıyor ve aksi hiçbir fikre tahammül göstermiyor. Bu arada yandaşları ve suç ortaklarıyla devamlı zenginleşiyor. Ama bir taraftan da iktidarı elinden gidecek ve elindekileri kaybedecek diye ölümüne korkuyor. Polis teşkilatı da bu korku imparatorluğunun en büyük payandası oluyor. Halkın çocuğu polisle halkın kendisi sürekli karşı karşıya geliyor. Ama halkın çocuğu olan polis nasıl programlanmışsa halka karşı bir düşmandan daha zalim olabiliyor… Nasıl tanıdık geldi mi biraz?  Yoksa filmin canlısını her gün mü yaşıyorsunuz? Yanılmış olmayasınız? İnsan insana, film filme benzer derler…

Sonunda tüm bu baskı, korku, şiddet ve her türlü örgütlü kanunsuzluğa rağmen halkın örgütsüz gücü karşısında yıkıyor. Ve tarihte görülen tüm diktatörlüklerde olduğu gibi halk veya ilahi adalet diktatörün cezasını veriyor. Tarih asla yanılmaz ve asla affetmez… Her diktatör kendini farklı görüp, bu sonuçtan kurtulmaya çalışır ve insan aklına sığmaz tüm kanunsuzlukları ve zulmü yapar ama kurtulamaz… Yaptığı haksızlıklar ve kötülükler arttıkça korkusu da artar. Korkusu arttıkça şiddetin ve baskının dozunu da arttırır. Ama bu sonunu daha da yakınlaştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz… 

Eğer şimdiye kadar seyretmediyseniz, bir seyredin derim… Olaylara bir başka türlü bakacağınıza hiç kuşkunuz olmasın… Orijinal film adı: "V for Vendetta", Türkçe dublajlı,  Türkçesi ise "Sonsuz Dek Özgürlük"