29 Kasım 2015 Pazar

GÜNCEL BİR KİTAP: KÖTÜLÜK TOPLUMU

TÜRKİYE NEDEN KÖTÜLÜK TOPLUMU

Ukalalık olmasın ama ben de yıllardır kendi kendime diyordum ki: "Bir ulus, bir devlet bu kadar gerçeklere ve bilime gözünü kapatıp, yalana ve düzenbazlığa prim verirse, mutlaka bunun cezasını er veya geç çeker". İşte bu kitapta da benim içgüdüsel bir şekilde düşündüğüm ve hayal ettiklerimi, Yaşar Nuri Öztürk Kur'an ve Hadislerle kanıtlamaya çalışmış.


Aklın yolu birdir mi demek lazım? Görünen köy kılavuz istemez mi demek lazım?

Ne söylersen söyle, ne yazarsan yaz. Anlamak istemeyene anlatamazsın. Ancak Tarih yazar sonucu. Biliyoruz ki 1920'lerde ülke ikiye bölünmüştü: Mücadele edip ülkeyi kurtarmak gerek diyenlerle, bu yol yanlış yoldur, hiç bir kurtuluş ümidimiz yoktur, İngilizlere yada Amerikalılara manda olalım diyenler arasında. Ama tarih doğrusunun hangisi olduğunu gösterdi, hem düşmanlara, hem de ikincilere karşı mücadele edenler lehine.

Bu konuda da tarih er veya geç doğruyu gösterecektir: Türkiye doğru yolda mıdır? Yoksa kötülük toplumu olma yolunda mıdır? Her yanlışın da mutlaka bir faturası vardır ve eğer hak etmişse bu toplum da bu faturayı eninde sonunda ödemek zorundadır...
Aşağıda bu kitaptan bazı alıntılar bulacaksınız.

 KÖTÜLÜK TOPLUMU

Türk toplumu, şuursuzluk ve imansızlık bakımından tarihinin en yıkıcı günlerini yaşamaktadır.
Uyarı yapılmasına rağmen, kötünün ve kötülüğün yanında yer almaktadır. Hem de büyük kısmıyla. Oysaki bir kısmıyla kötünün yanında yer alması bile ceza faturası ödemesine yeter.

Türk toplumu, bir kötülük toplumudur. Türk toplumu büyük çoğunluğu ile aklın değil, aldanmanın, ilmin değil, cehaletin, Kuran’ın değil, hurafenin, ciddiyetin değil, laçkalık ve ucuzluğun yanında yer almaktadır.


Türkiye Halkları çoğunlukla şunları yapıyor:
1. Dürüstleri cezalandırıyor,
2. Zalimlere yardakçılık ediyor,
3. İsyanın ıstırabı yerine itaatin rahatını yeğliyor,
4. Maun suçlarına ortaklık ediyor,
5. İşletilen akıldan rahatsız oluyor,
6. İlimden rahatsız oluyor,
7. Haram servete itibar ediyor,
8. Riyakarlığa itibar ediyor,
9. Maun namazlarına ve zarar mescitlerine paye veriyor,
10. Prometheusları cezalandırıp Barabbasları ödüllendiriyor.

Ve bütün bunlar, Türk toplumunun “bir kötülük toplumu” olarak damgalanmasına ve ceza faturasının buna göre kesilmesine gerekçe oluyor.

KÖTÜLÜK TOPLUMU YÖNETİMİNİN GÖSTERGELERİ
1.     Halkı canının derdine düşürmek,
2.    Kötülüğü yapanı değil, kötülüğü deşifre edeni cezalandırmak.
3.    Anlayış ve ıslah yerine tehdit
4.    Devlet hazinesini talan ettirmek: bu yönetimler, başlarındaki firavunların başçalanlığında bir yandaşlar ordusu kurup oluşturdukları havuzları milletin malından doldurarak özel kasalarına aktarırlar.
5.    Allah ile aldatma: Bu daha çok, camileri ve namazı sömürmek suretiyle yapılır.
6.    Eleştiri yapan, zulme karşı çıkan, aklın işletmesini isteyen ilim ve fikri etkisiz kılmak.


     Barabbas İncil’de yer alan figürlerden biridir. Katil ve zalim bir haydut olduğu için Romalıların Yahudiye valisi Pontius Pilatus tarafından zindana atılmış, sonra da halkın isteğiyle affedilmiştir. Barabbas’ın zindan arkadaşı Hz. İsa idi.
     Romalıların yerleşik geleneklerine göre, Fısıh bayramlarında, valiler, zindandaki mahkumlardan halkın istediği birini affederlerdi. Geleneksel dinlerine zarar verdiği için İsa’ya düşman bilen dinci propagandistler, oylarını İsa değil, Barabbas lehine kullanmaları için halkı kandırdılar. Ve halk, pilatus’tan İsa’yı değil, Barabbas’ı affetmasini istedi. Pilatus da isteğe uygun olarak Barabbas’ı serbest bıraktı. Yani halk, ışığın, aydınlığın, hak ve adaletin öncüsü İsa Peygamber’i değil, cinayet ve ırza tecavüzün temsilcisi Barabbas’ı tercih etti. 

İnsanoğlu, temizlik ve dürüstlüğüyle seçkinleşen kadrolardan rahatsız olabiliyor, onlara düşman kesilebiliyor, onları sırf bu nitelikleri yüzünden yerlerinden yurtlarından ediliyorlar.
Basit çıkarlar (örneğin, bir file yiyecek, birkaç torba kömür, birkaç paket makarna veya iane çadırlarında verilen bir iki kap yemek vs.) karşılığında sürüleştirilmiş bir toplum, öncelikle ilim ve hikmet düşmanı kesilmektedir. Kur’an diyor ki böyle bir topluma bir tek ad uygun düşer: ‘Kötülük toplumu.’ Kötülük toplumu, çöküşü hak eden toplumdur.

Dincilik, dinin çıkarlar için kullanılması, bu çıkarlara karşı tavır koyanların dindışı veya dinde ikinci sınıf adam ilan edilmesi şeklinde özetlenebilecek bir alçaklık ve hainlik sistemidir.


Dinciyi koruyalım derken dindarlara zulüm ederseniz din de Tanrı da yakanıza yapışır. Dincilik, işte bu “Din kardeşlerimizi korumanın neresi kötü?” şeytani mantığıyla İslam’ı yozlaştırıp tanınmaz hale getirmiştir. 

TÜRK TOPLUMU NEDEN KÖTÜLÜK TOPLUMU ?
Zalimlere yardakçılık ediyor.
Türk toplumu, basit ve hasis çıkarlar uğruna, zalimlere zulmün paralel güçlerine, ahlaksızlara bir biçimde yardımcılık ve yardakçılık ediyor.
Türk toplumu ahlaksızlığı meziyet olarak gören bir vicdan çöküşüne yakalanmış durumda. Büyük iddialar ve sloganlarla yaşadığını söylediği dini de ahlaksızlıklarını örtmenin bir şalı gibi kullanıyor.
Asma köprünün mühendislerinden biri olan yapımından sorumlu olduğu halat koptu diye kendini suçluyor ve intihar ediyor.
Bu ahlaksız rezillere göre, Allah, Alemlerin Rabbi değil, bu dinci sefillerin sadist şefi. Onun için, o onur ve ahlak timsali Japon’u cehenneme, bu hükmi domuzları cennete koyacak.
Mekanı cennet olası Japon mühendis böyle yapıyor; dinci hırsızların ‘ hızlı tren’ yaftası altında işlettikleri talan icraatı üzerine kırka yakın insan ölüyor, ‘ Kaderleri buydu’ diyebilme alçaklığıyla işin içinden sıyrılıyorlar.
Türk toplumunun ahlaksızları ödüllendiren bu tavrı, bunu sergileyen kişiyi de, kitleyi de Allah’ın düşmanı yapıyor, Allah’ın intikamına müstahak haline getiriyor.
Zalimlere, talancı mel’unlara yardakçılık ve yardımcılık çeşitli şekillerde yapılıyor. Çıkarlar bunun başında gelmektedir. Türk toplumu, kısa vadeli basit çıkarları uğruna en hayati değerlerini kolayca satabilen bir toplum. Ucuzcu, beleşçi, bedavacı. Yaratıcı ıstırabı göğüslemeye asla yanaşmıyor. Kapkaççılık, kurnazlık sergileyerek çıkarını elde edip gününü gün etmeyi yeğliyor. Dahası yaratıcı ıstırabı, çileyi, onurlu olmanın zor ve meşakkatli yolunu seçenleri aptal olarak niteliyor.
İkinci sebep, Allah ile aldatılmadır. Türk toplumu beleşçiliğinin bir uzantısı olarak okuyup düşünmenin zahmetinden kaçtığı için bilgiyi de ahzırdan elde etmeyi yeğliyor. Onun bu yanını bilen Emevi şeytanı dinciler ona dinin gerçeğini değil, hesaplarına uygun şekli anlatıyorlar, onu Allah ile aldatıyorlar.

Kur’an dininde bazı durumlarda itaat, bazı durumlarda ise isyan din olmaktadır. İşte Kur’an’ın getirdiği temel devrimlerden biri de budur.

İnsan hakkı çiğneyen zorbalara itaat varsa o toplum kötülük toplumudur; Allah o toplumdan intikam alacaktır. Zorbalara isyan varsa o toplumu ödüllendirecektir. İnanç özgürlüğü, giderek ifade özgürlüğünü, o da eleştiri özgürlüğünü getirir. İşte tağutların tahammül edemeyecekleri şey de bu eleştiri özgürlüğüdür.

Kötülük toplumu özelliklerinden biride ortalığı saran din ve mukaddesat nutuklarına rağmen ahlaksızlığın pisliklerini örtmek için kullanılan bir aldatma şalı gibidir.

Tanrıdan ahlaka değil, ahlaktan Tanrı’ya gidilir. Kant, Tanrı’ya kulluk kavramını da ahlak kanunlarına uyma şeklinde tanımlamaktadır. Ona göre, Tanrı’ya karşı ödevlerimiz ahlaksal ödevlerimizden başkası değildir. Tanrı’nın inayetine layık olmanı tek yolu, ahlak kanunlarına uymaktır. Bunun tersini düşünmek, atıl inançların tutsağı olmaktan ve fetişizme düşmekten başa bir şey değildir. Tarihsel tecrübe içinde oluşan bir dinin teorik yanı, ahlaka yardımcı olmuyorsa böyle bir dinin değerinden söz edilemez.

Kutsal metinlerde yer alan görüşlerin ahlak alanında yeterli ölçüde yararlı olabilmeleri için onların evrensel ahlak ilkeleri açısından ele alınmaları, başka bir deyişle tarihsel dinin, rasyonel inanç açısından yorumlanması gereklidir. Bizi muhatap alan bir öğretinin, ilahi bir kaynağa sahip olup olmadığını ancak bu yolla öğrenebiliriz.
Ahlak kanunlarını Tanrı buyrukları olarak düşünmemiz, Tanrı onları buyurduğu için değil, onlar karşısında kendi öz varlığımızdan gelen bir mükellefiyetten dolayıdır.
Kant “iyiyi Tanrı buyurduğu için değil, iyi olduğu için yaparız; iyi olduğu için de ona Tanrı buyruğu gibi bakarız” der.

Din meselesinde esas olan şu formüldür: “Ahlaklı ol ki, Tanrı’ya iman etmiş olasın.” Bunun aksi olan şu söylem geçerli değildir: “ Tanrı’ya inan ki ahlaklı olasın.”
Birbirine çıkar bağlarıyla bağlı ahlaksız fertlerden oluşan bir ülke-yönetim, bir tanrısızlık veya şeytan sitesidir.

Ne yazık ki, İslam dünyası bugün, Kur’an’ı inkar edenler önünde bir ibret kitlesi olarak durmaktadır. Dünyanın birçok yerinde, birçok toplum, İslam dünyasına bakarak şunu söyleyebilmektedir: “ İşe yarar adam olacaksak bunlar gibi olmamaya gayret edelim.”

Müslüman dünyanın Kur’an’a sırt dönüşü, İslam’ı sahneden kovmak isteyenlerin şeytana taş çıkartan oyunlarıyla birleşerek,Müslümanlığı ne yazık ki bu hale getirmiştir. Müslümanı, kinin, şiddetin, dehşetin, tembelliğin, fesatlığın, mutluluk ve güzellik düşmanlığının bir tür sembolü göstermek için adeta seferberlik ilan edilmiştir. Stratejinin esasını, Müslümanları insanlığı rahatsız eden “zararlı” unsurlar olarak göstermek oluşturuyor. Bu stretejinin uygulanmasında ‘ham madde’ olarak kullanılacak bilgisiz, kinci, basiretsiz zümreler insanlığa şöyle haykırılıyor: “İşte İslam, İşte Müslüman; istiyorsanız alın!”.

4 Nisan 2015 Cumartesi

EMRE KONGAR'IN "KIZLARIMA MEKTUPLAR" KİTABINDAN

Aşağıda Emre Kongar'ın ikiz kızlarına yazdığı mektuplardan oluşan "KIZLARIMA MEKTUPLAR" kitabından alıntı yaptığım bu yazıyı beğenmemek mümkün değil. Kızı olan herkes okumalı bence... Ayrıca bütün genç kızların da okumasında yarar var. Çünkü Emre Kongar'ın kızlarının kişiliklerinde tüm genç kızlara çok değerli öğüt ve hayat dersleri var içinde. Ben kitabı iki kez okudum ve iki kızıma da hediye ettim... Onlar da çok beğenmişler, dediklerine göre... Eminim ki, okuyan herkes beğenecektir.



Sevgili kızlarım,

Biliyorsunuz, kelebek doğadaki en güzel yaratıklardan biri. Son derece güzel, son derece zariftir. Yine biliyorsunuz, kelebeğin ağırlığı hemen hemen hiç yok. İşte ben kelebek gibi olmak dediğimde, doğanın güzelliklerini ve zerafetini kendinde toplamış, ama karşısındakine hiçbir yük getirmeyen bir insanı ya da bir ilişkiyi kast ediyorum. Acaba böyle bir insan olabilir mi? Böyle bir ilişki kurulabilir mi?  Yoksa kelebek gibi bir insan ya da kelebek gibi bir ilişki bir düş mü, ulaşılmaz bir ütopya mı?  


Kelebek gibi bir insan sadece verir, karşılık beklemez. Kelebek gibi bir insan sadece sever, karşılık beklemez. Kelebek gibi bir insan, severken acıtmaz, verirken borçluluk duygusu yaratmaz. Verirken ve severken, güzel ve zarif, karşılık beklemediği ve hiçbir şey istemediği için de ağırlıksızdır. Hiç kuşkusuz, karşılıksız sevmek, almadan vermek gibi kavramlar çok da insani değildir. İnsanoğlu, bencil ve benmerkezci insanoğlu, verirken almak, severken sevilmek, kısacası duygularına ve davranışlarına karşılık görmek ister. Üstelik bu "karşılık görme arzusu", onun yapısındaki en doğal refleksi, çevresiyle ilişkilerindeki en doğal hakkıdır.

İşte bütün bu gerçekler karşısında ben diyorum ki, bir gün kelebek gibi bir insana, ya da bir insanın size sunduğu kelebek gibi bir ilişkiye rastlarsanız, aman onu kaçırmayın. Güçlü insan, çevresinde kelebek gibi insanların ya da kelebek gibi ilişkilerin olabileceğini bilerek ve bekleyerek, ama aynı zamanda tüm çirkinlik ve pislikleri büyük bir gerçeklikle gözlemleyip göğüsleyerek, yaşamını, kendi ilkeleri çevresinde yürütebilen insandır. Kelebek gibi bir insanı tanımanın ve onu yaşamanın , ya da kelebek gibi bir ilişkiye sahip olmanın sırrı, ancak güçlü olabilmekten geçiyor.

Ancak etrafındaki tüm pislik ve çirkinlikleri bilen, gören, onlarla savaşan ve içinde yaşadığı çirkefin kendisini kirletmesine izin vermeden varlığını ve hatta başarılı olmayı sürdürebilen insanlar, yani ancak çok çok özel insanlar, o da belki günün birinde, kelebek gibi bir insana ya da ilişkiye sahip olabilir.

Çünkü kelebekler yalnız hem dürüst ve namuslu, hem de bu toplumda dürüst ve namuslu kalabilecek kadar akıllı ve güçlü olan insanlara konarlar. Ama siz onu ürkütmeden bu güzelliğe sahip olabilir misiniz? Yani o kelebeği kaçırmadan koruyabilir, yaşamın belki de bu en büyük armağanına sahip olmayı sürdürebilir misiniz? İnsanın doğasında bencillik var, demiştim. Bırakın başkalarını, acaba siz, almadan veren, karşılık beklemeden seven bir insan ya da bir ilişki ile karşılaştığınızda, bunu sömürmeden durabilir misiniz? Daima daha çok sevilmek, daima daha çok almak üzere koşullanmış olan bencil ve benmerkezci kişiliğimiz acaba böyle bir kelebeği, sömürerek öldürmez mi?

İşte bir kelebek insana ya da kelebek bir ilişkiye rastladığınızda, onu koruyarak sürdürmenin gizi de ona sahip olmaya çalışmamakta yatar. Kelebek insanlar veya kelebek ilişkiler genellikle kendi iradeleriyle gelir ve yine kendi iradeleriyle uçup gider. Ne zaman geleceğini pek bilemezsiniz.

Ama ne zaman uçup gideceğini ben size söyleyeyim. Ona egemen olmaya çalıştığınızda, onu sömürmeye başladığınızda, o insanın ya da ilişkinin güzelliğine, zerafetine kısacası kelebekliğine layık olmayacak bir sahiplenme davranışı gösterdiğinizde.

Kelebek insan yada kelebek ilişki, karşılık beklemez ama, kabalığa, çirkinliğe, kendi koyduğu koşullardan farklı koşullarda yaşamaya da dayanamaz. Unutmayın, kelebeği kelebek yapan, güzelliği ve hafifliği yanında, vazgeçilmez özgürlüğüdür: Onu çiçekten çiçeğe uçuran özgürlüğü. Ama hapsetmeye çalıştığınızda onu mutlaka yitirirsiniz. İşte kelebek ilişkinin ya da kelebek insanın o özgürlüğünü zincire vurmaya kalktığınızda, artık elinizde, avucunuzda bir yığın yaldızlı parıltıdan başka bir şey kalmaz.


Kelebek insan, bütün ilişkilerinde kelebek gibi olan değil, sadece tek bir ilişkide karşısındakine kelebek gibi davranan insan demek. Yani belki de hepimizin çevresinde bize kelebek gibi davranmaya hazır insanlar var. Ama bencil yaşam kavgamızın temposu onu ya da onları algılamamızı engelliyor. Belki hepimizin içinde de, uygun kişiyi bekleyen bir kelebek insan var. Ama karşımızdakilerin bencilliği onu dışarı çıkarmamıza engel oluyor.


19 Mart 2015 Perşembe

NEDİR BU İSLAM ÜLKELERİNİN ÇİLESİ?...

AVUSTRALYA BAŞBAKANININ SÖZLERİ...

 DAHA NE SÖYLESİN ?

Avusturalya Başbakanı Julya KLARK, Avustralya'da Mursi için yapılan gösteride bir müslüman fanatik göstericiye hitaben aynen şöyle demiş: 

Niçin bu kadar mutaassıpsın? Niçin Suudi Arabistan ya da İran'da oturmuyorsun?  Niçin o çok beğendiğin İslam devletini terk ettin?  Siz Allah’ın İslam ile mübarek kıldığını söylediğiniz devletleri terk ediyorsunuz ve kafir olduğu söylenen memleketlere göç ediyorsunuz. Hürriyet, adalet, refah, sağlık güvencesi, sosyal güvenlik, kanun önünde eşitlik, adil çalışma fırsatı, çocuklarınızın geleceği, yorum ve düşünce hürriyeti için.  O halde bize fanatiklik ve nefretten bahsetmeyin.  Biz size kaybettiğiniz her şeyi verdik.  Ya bize saygı duyun, ya da burayı terk edin!

Yukarıdaki sözler ne çok şey anlatıyor... Resmen haddimizi bildirmiş kadıncağız. Biz İslam dünyası olarak kendi öz eleştirimizi kendimiz yapmazsak, Avrupa'nın Orta Çağ'da yaptığı Rönesans'ı bir türlü yapmayıp, inatla ertelersek, yerimizde sayar dururuz. Sayın Klark'ın da söylediği gibi suçu kendimizde ve kendi dejenere kokuşmuş sistemimizde aramayıp, onu bunu suçlamaya devam edersek, dini sadece işimize gelen biçimde yorumlarsak ve dini sadece kendi çıkarlarına göre yorumlayanlara inanıp, onları başımıza taç yaparsak daha çok acı çekeriz.
   

İslam'ı temsil ettiğini söyleyenlerin "yolsuzluk, hırsızlık ve cinayetle" anıldığı günümüzde, ne yazık ki "tekbir getirerek kafa kesen katiller" de Müslüman olarak tanımlanıyor. Tarihe yön vermiş bir din, bağlamından kopartılarak kitleleri uyuşturan bir olguya dönüştürülüyor, İslamiyet adına her türlü ahlaksızlığı görmezden gelen insanlar yaratılıyor. 


Soldaki tablonun üst kısmında neden bir tane bile İslam ülkesi yok, "pek çok dolar zengini İslam ülkesi olduğu halde". Neden hepsi insan hakları, hürriyet, adalet, refah, sağlık güvencesi, sosyal güvenlik, kanun önünde eşitlik, adil çalışma fırsatı gibi konularda sonda veya sona yakın sıralarda? Neden islam ülkelerinin halkı yoksulluktan ve adaletsizlikten inim inim inlerken; yöneticileri, dini liderleri paraya para demiyor, lüks ve ihtişam içinde yüzüyor, her türlü konuda aşırı özgürlük içinde, kimseye hesap vermeden, tahreravanla gidiyor def-i hacetini yapmaya?



 Bize benzeyen Ortadoğu, Asya ve Afrika ülkelerinde halkın çoğunluğu maalesef dinini, kutsal kitaplardan değil, hocalardan ya da çevresindeki söylemlerden öğreniyor. Bazıları Tanrı sizi seviyor, çok bağışlayıcı derken, çoğunluğu ise Tanrı'nın çok acımasız olduğunu söyleyip, insanları cehennemle korkutuyor. Fazla derin sorular sorulduğunda ise, "İslamiyet felsefe dini değil teslimiyet dinidir" gibi karşılıklar veriliyor. Tanrı bu aklı niye verdi bize o zaman, hiç kimseyi ve hiç bir şeyi sorgulamayacaksak? 

Her hoca, her cemaat, her mezhep başka bir şey diyor. Üstüne üstlük, kendi söylemleri dışındaki diğer dinleri, mezhep yada inanç farklılıklarını bile dinsizlikle, dinden çıkmakla suçlayıp, "katli vaciptir" noktasına gelebiliyor. Hiç bir gerçek din veya inanç, olur olmaz nedenlerle sırf inanış farklılığından, dolayı kan dökülmesini istemez. Ama görüyoruz ki tarihteki en büyük katliamlar ve cinayetler hep din ve tanrı adına yapılmış. 

Tanrı farklı farklı yaratmışsa bütün canlı alemi, neden herkesi tek bir kalıba sokmaya çalışsın ki? Neden herkes tek tip olmak zorunda ki? İnsan önce kendi öz benliğine saygısı olduğu, insanlığına saygısı olduğu için kimseye zarar vermez, kimseyi incitemez. Yine edebli, yine ahlaklı, yine insanlara zarar vermeyi düşünmeden yaşayabilir, yaşamalıdır da. Doğrusu da budur. Bunun aksini söyleyenler, dini inançları ve halkın zaaflarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı amaç edinmiş din bezirganlarıdır. Din ve inanç sistemine de zaten en büyük kötülüğü bunlar yapmaktadır... Aklın yolu bir. Aşağıda Yaşar Nuri Hoca'nın yazdığı, bu konunun özeti gibi olan ve Bayan Klark'ı haklı çıkaran kısa bir yazısı...



20 Temmuz 2014 Pazar

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE : GRIGORIY PETROV

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE kitabını Mayıs 2014'de Finlandiya'ya gitmeden hemen önce okudum. Okuduklarımla gördüklerim daha da pekişti. yaklaşık 150-200 sene önce yaşadıkları sefaletten buralara gelebilmelerini takdir etmemek mümkün değil. Belki de Finlandiya'dan esinlenerek başlatılan köy enstitüleri, "Komünist yetiştiriyor, halkı uyandırıyor, din elden gidiyor, yobazların, köy ağalarının ve zübüklerin gücü azalıyor" diye kapatılmasaydı, belki biz de bir Finlandiya olabilirdik. Babam köy enstitüsü mezunu idi ve köy enstitülerinin eğitim sistemlerini ondan defalarca dinledim ve bu kitapta okuduklarımla bire bir örtüşüyor. Çekecek çilemiz varmış ki bizim eğitim hamlemiz Finlandiya’nın tersine hem yarım kalmış hem de şu anda “hem her sene değiştirilerek, hem de teknik ve pozitif bilimler yerine dini eğitime ağırlık verilerek tepe takla geriye gidiyor. 

Adı geçen kitapta tüm imkansızlıklara, olmayan doğal kaynaklara ve elverişsiz doğa koşullarına karşın, bir avuç yürekli aydının önderliğinde; din adamlarından askerlere, doktorlardan öğretmenlere,  iş adamlarına kadar, her meslekten insanın halkla omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir uygarlık mücadelesi verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Yapıtı büyük yapan, Petrov'un Fin halkını örnek göstererek, kaliteli bir eğitimle, ahlaklı yapılanmayla ve sağlam devlet düzeniyle bir milletin yükselişinin kaçınılmaz olduğunu göstermesidir. Bu sebeple Atatürk bu kitabı, önemi ve Türk milletine yol göstericiliği nedeniyle 1928 yılında dilimize çevirtmiştir. "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" adlı bu eser, Cumhuriyetin ilk yıllarında Milli Savunma Bakanlığı tarafından askerlere tavsiye edilmiş ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından da öğretmen okullarının mezunlarına birer adet hediye edilmiştir.
KÖY ENSTİTÜLERİ GERÇEĞİ: Neredeyse tüm Anadolu'nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği gözönüne alınarak, dönemin başbakanı İsmet İnönü'nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra, yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesi ile kurulmuşlar.  Okuma yazma oranı Cumhuriyet ilk kurulduğu yıllarda %5 bile değildi. Bunun yanında nüfusun %80'lik bölümü köylerde yaşıyordu.  1940 yılından başlayarak, şehirlerden uzak ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede Köy Ensititüleri açıldı. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak hem de modern ve ilmi tarım tekniklerini öğretecekti. Öğretmenler gittiği yörelerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi tatbik ediliyordu. Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atölyeleri vardı. Derslerin %50'lik bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi.
1940-1946 arasında köy enstitülerinde 15.000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş ve üretim yapılmıştı. Oluşturulan bağların miktarı ise 1.200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapılmıştı. Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulamalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu öğrenciler tarafından getirilmişti. Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmişti.
Sonra ne olmuştur: toprak reformuna karşı olan milletvekillerinin CHP’den ayrılması, tutucu ve geri kafalı kesimin baskıları ve şantajları, bu eğitim sisteminin sosyalist eğitim sistemini andırması nedeniyle ABD’nin de telkinleriyle, ilk büyük tavizler İnönü tarafından verilmiş, ardından Demokrat Parti tarafından 1954’de kapatıldı. Sonrasını ise işte hep birlikte görüyoruz: Ne toprak reformu yapılabildi, ne modern ve örgün eğitim sistemi tekrar kurulabildi, ne de özverili ve çalışkan bir öğretmen nesli kaldı. O zamanlar öğretmenlik saygın ve sevilen bir meslekken, giderek “bişey olamadım bari öğretmen olayım diyenlerin mesleği” haline geldi. Sonuç Finlandiya ile Türkiyenin arasındaki uçurum oldu. Bir bataklık ve yoksulluk ülkesi dünyanın en zenginleri arasına girerken, tüm avantajlarına karşın Türkiye Ortadoğu bataklığında iki ileri bir geri çırpınıp durmakta.
Not: Kitabın tam 14 ayrı baskısı var: ben ikisini okudum, birbirlerinden çok farklıydı. İlki 120 sayfa ve çok özetti, pek hoşuma gitmedi. Tam metni okumanızı tavsiye ederim. 
Koridor Yayınları: 
BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE : eksiksiz, tam metin...

22 Nisan 2014 Salı

HYPATIA - TARİHDEKİ BİLİNEN İLK KADIN MATEMATİKÇİNİN DRAMI


İskenderiyeli Hypatia (370415) Yunanlı filozof, matematikçi ve astronomdur. Zamanının bilinen tek kadın bilim insanıdır. İskenderiye Kütüphanesi'nde felsefe, matematik ve astronomi üzerine dersler vermiştir. Hypatia doğayı; mantık, matematik ve deneylerle ile açıklamaya çalıştı. Astronomide çoğunlukla yıldızların yükseklik açılarının ölçülmesinde çeşitli problemlerin grafik yöntemlerle gösterilmesinde kullanılan usturlabı da  keşfeden kişidir.

Yaşamı:
Bir matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia, dönemin ünlü matematikçisi Theon'un kızıydı. Hypatia Atina'da eğitimini aldıktan sonra 400 yılına doğru İskenderiye'ye döner ve İskenderiye Kütüphanesi'ndeki Platon Okulu'nda dersler vermeye başlar. Hypatia bu okulda, içerisinde Hristiyanlık, Paganizm (çok tanrıcılık) ve Musevilik gibi birçok inanca sahip öğrencisine Platon ve Aristo'nun öğretilerini kazandırdı. 

Hıristiyan din adamı Crillo’nun halkı kışkırtmasıyla bağnaz bir dinci grubun saldırısı sonucu işkenceyle derisi yüzülerek  ve parçalanarak  öldürülmüştür. Hypatia’nın ölüm emrini veren Crillo daha sonra Katolik Kilisesi tarafından Aziz ilan edilmiştir. Hypatia’nın hunharca katledildiği  dönem  Pagan  felsefesinin sona erdiği ve Hıristiyanlaşmanın güçlendiği bir süreçtir. Doğa bilimleri ve matematik gibi alanlarda yoğun bir gerileme dönemi bu tarihlerden itibaren başlamıştır.  Aritmetik alanında 13 ciltlik bir yapıtı sözkonusudur. Bununla birlikte kadın olduğu için ne felsefe ne de bilim tarihinde dinin de etkisiyle 1500 yıl boyunca adı belirgin bir şekilde geçmemiştir. 
Hypatia'nın yaşamını konu alan bir film olan "Agora" da o dönemde hristiyanlık yayılırken inanç ve bilimin nasıl çatıştığı, inancın bilime nasıl düşman olup vahşet, acımasızlık, hoşgörüsüzlük ve bağnazlıkla tüm bilim insanlarını ve bilim eserlerini yok ettiğini görüyoruz. Hypatia, kadınlar için konuşmanın bile zor olduğu Hıristiyanlığın  bu en bağnaz döneminde bir kenti etkiledi. Kadın mücadelesi için en önemli figürlerden biri oldu. Ama bilime olan inancı ve cesaretinin bedelini maalesef  canı ile ödedi. Kurtarmaya çalıştığı binlerce bilimsel yazılı kaynak da yok edildi. 

Hypatia'yı ölene kadar savunmuş olan İskenderiye Valisi Orestes ile Hypatia'yı "dinsizlik" ve "şeytanlık" ile suçlayan İskenderiye piskoposu Cyril arasındaki kavga şehir çapında bir provakasyona dönüşür ve olaylar Hypatia'nın 415'de taşlanarak öldürülmesine kadar varır. (Yukarıda sağda Hypatia öldürülmeye götürülürken) 
İnanç yerine aklı ve bilimsel düşünceyi savunduğu için, Dini otoriteye ve Tanrı’ya isyan ettiği gerekçesiyle 45 yaşında uzun işkencelerden sonra, derisi yüzülerek ve vücudu parçalanarak katledildi. Daha sonra Hypatia'nın parçalanmış bedenini alıp Cinaron adındaki bir yerde yaktılar.

Hypatia katledilişinden sonra yaklaşık 1600 sene geçti. Hypatia cinayetinin üzerinden yaklaşık 1600 sene geçti de, Ne değişti? Hala sadece kadın olduğu için öldürülenler yok mu? Aklı ve Bilimi savunduğu için katledilenler? Özgürce konuştuğu için vurulanlar, hapsi boylayanlar?

Yukarıda Sağda Hypatia kilisede çırılçıplak soyulup, taşlanarak öldürülürken... 

Hypatia bilimin ve aklın belki ilk kadın kurbanıydı, erkek egemen din vahşetinin onbinlerce kurbanından sadece biriydi. Tek suçu erkeklerin dünyasında bir kadın olmak, Dincilerin dünyasında akıl ve bilimi savunmak, düşündüğünü özgürce söyleyebilmekti.

Özellikle islam ülkelerinde, Kadınlar hala eziliyor, öldürülüyor, satılıyor, çocuk yaşta evlenmek zorunda bırakılıyor, tecavüze uğruyor. Tüm bunları yapanlar, bu zihniyet  binlerce yıldır hiç değişmeden hala yerinde duruyor. 
Bilim ve din sadece bazı din tüccarlarının maddi çıkarları için çatıştırılarak bilime, insanlığa, gelişmeye ve özgürlüğe de sürekli zarar veriyor. Bundan da farkında olmadan aslında sürekli tüm duyguları ve geleceği sömürülen zavallı halk zarar görüyor. Olanlar ise halkını aydınlatmaya çalışan, bu uğurda kendini, malını ve canını feda eden bilim adamları ve kadınlarına oluyor.