22 Nisan 2014 Salı

HYPATIA - TARİHDEKİ BİLİNEN İLK KADIN MATEMATİKÇİNİN DRAMI


İskenderiyeli Hypatia (370–415) Yunanlı filozof, matematikçi ve astronomdur. Zamanının bilinen tek kadın bilim insanıdır. İskenderiye Kütüphanesi'nde felsefe, matematik ve astronomi üzerine dersler vermiştir. Hypatia doğayı; mantık, matematik ve deneylerle ile açıklamaya çalıştı. Astronomide çoğunlukla yıldızların yükseklik açılarının ölçülmesinde çeşitli problemlerin grafik yöntemlerle gösterilmesinde kullanılan usturlabı da  keşfeden kişidir.

Yaşamı:
Bir matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia, dönemin ünlü matematikçisi Theon'un kızıydı. Hypatia Atina'da eğitimini aldıktan sonra 400 yılına doğru İskenderiye'ye döner ve İskenderiye Kütüphanesi'ndeki Platon Okulu'nda dersler vermeye başlar. Hypatia bu okulda, içerisinde Hristiyanlık, Paganizm (çok tanrıcılık) ve Musevilik gibi birçok inanca sahip öğrencisine Platon ve Aristo'nun öğretilerini kazandırdı. 

Hıristiyan din adamı Crillo’nun halkı kışkırtmasıyla bağnaz bir dinci grubun saldırısı sonucu işkenceyle derisi yüzülerek  ve parçalanarak  öldürülmüştür. Hypatia’nın ölüm emrini veren Crillo daha sonra Katolik Kilisesi tarafından Aziz ilan edilmiştir. Hypatia’nın hunharca katledildiği  dönem  Pagan  felsefesinin sona erdiği ve Hıristiyanlaşmanın güçlendiği bir süreçtir. Doğa bilimleri ve matematik gibi alanlarda yoğun bir gerileme dönemi bu tarihlerden itibaren başlamıştır.  Aritmetik alanında 13 ciltlik bir yapıtı sözkonusudur. Bununla birlikte kadın olduğu için ne felsefe ne de bilim tarihinde dinin de etkisiyle 1500 yıl boyunca adı belirgin bir şekilde geçmemiştir. 
Hypatia'nın yaşamını konu alan bir film olan "Agora" da o dönemde hristiyanlık yayılırken inanç ve bilimin nasıl çatıştığı, inancın bilime nasıl düşman olup vahşet, acımasızlık, hoşgörüsüzlük ve bağnazlıkla tüm bilim insanlarını ve bilim eserlerini yok ettiğini görüyoruz. Hypatia, kadınlar için konuşmanın bile zor olduğu Hıristiyanlığın  bu en bağnaz döneminde bir kenti etkiledi. Kadın mücadelesi için en önemli figürlerden biri oldu. Ama bilime olan inancı ve cesaretinin bedelini maalesef  canı ile ödedi. Kurtarmaya çalıştığı binlerce bilimsel yazılı kaynak da yok edildi. 

Hypatia'yı ölene kadar savunmuş olan İskenderiye Valisi Orestes ile Hypatia'yı "dinsizlik" ve "şeytanlık" ile suçlayan İskenderiye piskoposu Cyril arasındaki kavga şehir çapında bir provakasyona dönüşür ve olaylar Hypatia'nın 415'de taşlanarak öldürülmesine kadar varır. (Yukarıda sağda Hypatia öldürülmeye götürülürken) 
İnanç yerine aklı ve bilimsel düşünceyi savunduğu için, Dini otoriteye ve Tanrı’ya isyan ettiği gerekçesiyle 45 yaşında uzun işkencelerden sonra, derisi yüzülerek ve vücudu parçalanarak katledildi. Daha sonra Hypatia'nın parçalanmış bedenini alıp Cinaron adındaki bir yerde yaktılar.

Hypatia katledilişinden sonra yaklaşık 1600 sene geçti. Hypatia cinayetinin üzerinden yaklaşık 1600 sene geçti de, Ne değişti? Hala sadece kadın olduğu için öldürülenler yok mu? Aklı ve Bilimi savunduğu için katledilenler? Özgürce konuştuğu için vurulanlar, hapsi boylayanlar?

Yukarıda Sağda Hypatia kilisede çırılçıplak soyulup, taşlanarak öldürülürken... 

Hypatia bilimin ve aklın belki ilk kadın kurbanıydı, erkek egemen din vahşetinin onbinlerce kurbanından sadece biriydi. Tek suçu erkeklerin dünyasında bir kadın olmak, Dincilerin dünyasında akıl ve bilimi savunmak, düşündüğünü özgürce söyleyebilmekti.

Özellikle islam ülkelerinde, Kadınlar hala eziliyor, öldürülüyor, satılıyor, çocuk yaşta evlenmek zorunda bırakılıyor, tecavüze uğruyor. Tüm bunları yapanlar, bu zihniyet  binlerce yıldır hiç değişmeden hala yerinde duruyor. 
Bilim ve din sadece bazı din tüccarlarının maddi çıkarları için çatıştırılarak bilime, insanlığa, gelişmeye ve özgürlüğe de sürekli zarar veriyor. Bundan da farkında olmadan aslında sürekli tüm duyguları ve geleceği sömürülen zavallı halk zarar görüyor. Olanlar ise halkını aydınlatmaya çalışan, bu uğurda kendini, malını ve canını feda eden bilim adamları ve kadınlarına oluyor.

5 Aralık 2013 Perşembe

KENTLEŞME: AMA NEYE RAĞMEN...

Kentleşmek günümüzde kaçınılmaz bir süreç: bunu biliyoruz. Ama daha az bedel ödeyerek ve daha fazla akıl ve mantık kullanarak olamaz mı acaba ?
Cinayet sadece bir canlıyı öldürmek değildir.
Doğayı, çevreyi, yaşam alanlarını, kaynakları "geri dönüşümsüz bir şekilde" yok etmek de bir cinayettir.
Hatta cinayetten bile daha fazla zarar verebilir.
Sadece kişiyi ve kişileri değil, bir topluma, bir nesle hatta nesillere de  zarar verebilir.
Tek farkı sonuçlarının hemen değil, zaman içinde yavaş yavaş görülmesidir.


Şimdi şu fotoğraflara bakıp, bunların doğayı koruduğunu söyleyebilir miyiz?
Çevreyle uyumlu diyebilir miyiz?
Estetik olduğunu iddia edebilir miyiz?
Bu sipsivri beton yığınlarına dünyanın parasını veren kişiler acaba buralarda oturdukları için mutlular mı?
Acaba ne hissediyorlar?


Bu zevksiz beton yığınlarının projelerini yapanlar hangi okullardan mezun oluyorlar?
Nasıl bir eğitim alıyorlar? Ya da aldıkları eğitime ihanet mi ediyorlar?
Bu şehirlerin belediye başkanları acaba sık sık gittikleri Avrupa ve Amerika'daki şehirlerde hiç mi etrafa bakmıyorlar? Sadece oralara gezmeye, eğlenmeye para harcamaya gittikleri belli. İnsan azıcık da gördüklerinden ders almaz mı?
O kadar yıl başkanlık yaptıkları belediyelere ve şehirlere hiç mi acımazlar? Sonunda onlar da ölecek ve onların çocukları da bizim çocuklarmızla birlikte bu çirkin şehirlerde yaşayacaklar. Bu soyuna, milletine, aslına ihanet değil de nedir? Bunları yapanların ve sebep olanların hiç mi vicdanı sızlamaz?
Bunların yanıtlarını bilmek mümkün değil.
Ama gün gelecek bunlar hep araştırma konusu olacak.
Ama kaybettiklerimiz asla geri gelmeyecek.

 Aşağıda bu konuda hazırlanmış güzel ama iç karartıcı bir video izleyeceksiniz:


Doğayı korumak için direnen ve eylem yapanlar her türlü şiddete ve suçlamaya maruz kalırken, hatta uyduruk suçlamalarla ceza alırken, topluma karşı bu ihaneti yapanlar, doğayı ve çevreyi katledenler her zaman olduğu gibi cezasız kalacak.
Bu çarpıklıklar ve haksızlıklar insanın içini acıtmaz mı?


Son söz: Fuzuli’den


Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.

Çektiğim alamı bir ben bir de Allah’ım bilir.



27 Kasım 2013 Çarşamba

KELEBEĞİN RÜYASI: BİR FİLMİN VE BİR DÖNEMİN ANALİZİ...

Geçtiğimiz kış Yılmaz Erdoğan’ın bir filmi oynadı sinemalarda: hayatı, şiiri, aşkı ve ölümü paylaşmış iki gencin, Muzaffer T. Uslu’yla, Rüştü Onur’un kelebek ömrü kadar kısacık hayatlarını anlatan bir film “Kelebeğin Rüyası”
2. Dünya Savaşı’nın korkunç günlerinde, Türkiye’nin kömür merkezi olan, işçi kenti Zonguldak’ta başlıyor, zincirlenmiş mahkûmların Nazi toplama kampından farksız bir şekilde madene götürüldüğü sahneler var. 
Filmi seyredince daha çok iki gencin romantik aşklarına, yaşadıkları sefalet ve yoksunluklara rağmen yaşama sevinçlerine ve modern Pollyanna gibi düşüncelerine kaptırıp gidiyor insan. Ama filmin bazı yerlerinde geçen “mükellefiyet” kelimesi ve zaman zaman filme dahil olan maden işçileri de bir şekilde dikkat çekiyorsa da pek vurgulanmıyor.
Merak edip internetten “nedir bu mükellefiyet” diye bir araştırayım dedim. Okuduklarımdan filmin içinde “belki de henüz kendimizle yüzleşmeyi beceremediğimizden” pek de işlenmeyen, sadece yüzeyel bir şekilde geçiştirilen bir insanlık dramı olduğunu fark ettim. Bu konuda şimdiye kadar sadece üç kitap yazıldığını gördüm. Sık gittiğim bir kitapevine sipariş ettiğimde ancak ikisini bulabildiler. “Metin Köse’nin Mükellefiyet” ve “İrfan Yalçın’ın Ölümün Ağzı” kitapları. Metin Köse’nin kitabı 1867 yılında Osmanlı’nın çöküş döneminde 21 yıl süreyle o yörede yaşayan köylülere uygulanan zorunlu maden işçiliğini, İrfan Yalçın’ın kitabı ise 1940’da yine aynı yöre köylülerine 8 yıl süreyle uygulanmış zorunlu maden işçiliğini anlatıyor.  İkisini de okudum ve öğrendiklerim yüzünden tüylerim diken diken oldu.

"Osmanlı’nın kömür ihtiyacını karşılamak için Karadeniz Ereğli’ye gönderilen Dilaver Paşa, meşhur nizamnamesini (1867) yayımlar. 21. madde şöyle: “Ereğli’de 13-50 yaşındaki erkekler kazmacı, kürekçi, direkçi olarak çalışmakla mükelleftir.” 30. maddede ise “her kim ki çalışamaz duruma gele, eşeğe bindirilip köyüne gönderile.” şeklindedir. "Bu ancak ölenlere veya çalışamayacak kadar sakatlananlara tanınan bir haktır".
1. mükellefiyet’in uygulamaya konması ile başlangıçta 30 bin okka olan aylık üretim 250 bin okkaya çıktı. İkinci mükellefiyet’te çalışma şartları daha ağırdı. İnsanlar zorla madene sokuldu. Üretimi artırmak, disiplini sağlamak ve kaçanları engellemek için insanlara işkence yapıldı. Madenlerden kaçmaları önlemek için Devrek’te bir jandarma tümeni kuruldu. Bu jandarmaların yaptığı zulüm ve haksızlık düşman askerlerinin yaptıklarından hiç farklı değildi. Çürük raporu alabilmek için amele birliği hastanesi’ndeki doktorlara, öküzlerini, tarlalarını satarak rüşvet veren insanlar vardı. Parası, tarlası olmayanlar da madenden kurtulabilmek için elini, ayağını kesiyordu. Amaç sadece üretimi artırmak olduğundan hiçbir güvenlik önlemi alınmadığı için çok sık grizu patlamaları ve göçüklerde toplu ölümler oluyordu. Ayrıca açlık, verem, pnömokonyoz gibi hastalıklar, soğuk ve bit başta olmak üzere parazitler, ağır çalışma şartlarına tuz biber ekiyordu. 

Demiryolu yatırımlarının, askeri fabrikaların, şileplerin, vapurların, elektrik santrallerinin, fabrikaların kömür ihtiyacının aksamaması gerekiyordu. Kömürün merkezi Zonguldak’tı. Doğal olarak bu kadar kötü koşullarda, aç ve sefil bir durumda hiç kimse çalışmak istemiyordu. Önce sıkıyönetim ilan edildi 1940’ta ve 1947’ye kadar sürdürüldü.

1 Mart 1940’ta ilçe ve köylerden işçi toplamak için ‘İş Mükellefiyeti Müdürlüğü’ kuruluyor. Çalışma saatleri belli değil, yatacak, barınacak yer yok. Dayak, küfür, parasızlık, adam kayırma var ve iş sağlığı diye bir kavram bilinmiyor. Bu şartlara tahammül edemeyerek kaçanlardan ‘işçi taburları’ oluşturuluyor. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte günde 8 saat olan çalışma süresi  11 saate çıkarılıyor. 1957’deki grizu faciasında dedeoğlu köyünün bütün erkekleri ölüyor. Katır bile insandan değerliydi ocaklarda. 

Madende şartlar çok ağır, ücretler çok düşük, kötü muamele var. Bir nohut yemeği tabağından 8 taş çıkıyordu. Bir ayda 70 gram sabun veriliyor, hastalıklar artıyordu. Kaçan bile zulümden kurtulamıyordu. Jandarma esir kovalar gibi kaçak işçilerin peşine düşüyordu. Evlere baskınlar düzenleniyordu. İşkencenin bini bir paraydı. Kaçanların ailelerine her türlü zulüm uygulanıyor, jandarmalar kaçanların karılarını ceza olarak dağa kaçırıp tecavüz ediyordu.

Bu iki kitabı da okuduktan sonra oturup düşündüm. Uyduruk bir kanunla insanları "köle gibi boğazı tokluğuna bile değil, sefil şartlarda" çalıştırmak için her türlü şiddet, haksızlık, zulüm yapılabiliyor. Bunu yapmak için de yine aynı milletin çocuğu olan jandarmalar kullanılıyor.  Yetmiş yıl ara ile benzer acılar ve benzer zulümler yaşanıyor. Ve her seferinde vatandaşlarına, kardeşlerine "düşmana bile yapılmaması gereken bu zulmü yapanlar, yapabilenler" yine aynı milletin çocukları. 

1950’li yılların sonunda Demokrat Parti’nin halka polisi kullanarak zulmetmesi, 1980’li yıllarda ordunun asker kullanarak işkence dahil her türlü kötü muamelesi, günümüzde de yine hükümetin polis gücüyle halkı sindirmeye çalışması hep aynı kısır döngüyü işaret ediyor. Yöneticilerde hak, hukuk ve adalet gibi insani özelliklerin olmadığı dönemlerde kullanılabilecek ve yöneticilerin istediğini yapabilecek aracılar, yani maşalar bulmak hiç de zor olmuyor. Hatta daha da acısı, bu aracıların bazen amirlerinin bile bilgisi dışında “kraldan çok kralcı” olabildikleri, “vur deyince öldürdükleri”, kendi vahşiliklerini ve iğrençliklerini fırsat değerlendirir gibi ortaya çıkarmaları insanı dehşete düşürüyor. Bu tip insanlar toplumda bizler gibi normal bir yaşam sürdürürken, zamanı gelip de içlerindeki kötülükleri çıkarma fırsatını bulduklarında "kurt adam gibi" tanınamaz oluyorlar. 

Keşke Yılmaz Erdoğan filminde iki genç şairin aşkları ve yaşamlarına verdiği önem kadar, maden ocaklarında yaşanan drama da yer verebilseydi. Bazı korku, siyasi kaygı ve çekincelerini göz ardı edebilseydi. Acılarımızla ve geçmişimizle yüzleşmeyi öğrenebilseydik. Belki tarihin tekrar etmesi önlenebilirdi. 

Doğal olarak bu dram sadece o döneme özgü olmayıp, "dünyanın her yerinde, her zaman diliminde ve her fırsatta" karşımıza çıkabildiği için bu gerçekleri bilmekte, öğrenmekte ve ders almakta  yarar var diye düşünüyorum... 

24 Ağustos 2013 Cumartesi

BEBEK MUMCU BULUNDU...

BEBEK MUMCU BEBEKKEN
Aşağıda 1-2 ay önce bloğumda hikayesini yazdığım Bebek Mumcu, bankada çalışan bir hastamın annesinin yardımlarıyla bulundu. Babası ile görüşmemiz sonucu artık İzmir’de oturduklarını ve Yiğit Can Mumcu’nun üniversite mezunu olduğunu da öğrenmiş olduk. Hatta Yiğit Can kendi hikayesine yorum bile yaptı. Bebek Mumcu’nun bulunmasını sağlayan Eda Yıldırım’ın annesi Mukaddes Hanım’a çok teşekkür ederim. Bebek Mumcu’nun kendisinin bana gönderdiği, bebekken çekilen ve şimdiki fotoğraflarını ve yazdığı yorumu görmektesiniz.  Kendisine ve ailesine sağlıklı ve mutlu yıllar dileriz.

YİĞİT CAN MUMCU

Yiğit Can Mumcu'nun maili:
Merhaba, Ben geçmişin 'Bebek Mumcu'su, 
günümüzün delikanlısı 'Yiğit Can'ı. Değerli Ergün Hocam 
bebekliğimde beni yaşatmak için çok mücadele 
etmişşiniz. Size minnettarım. Çok teşekkür ederim. 
Görüşmek üzere. İyi ki varsınız.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

KORKUDAN KORKMAK,

"Aziz Nesin Üstadımız sanki geleceği görmüş de yazmış bunu" diyeceğim ama "insan her devirde aynı insan olduğundan, çevremiz, teknoloji ve yaşam şartlarımız değişmesine rağmen özümüz, ruhumuz, psikolojimiz, yetersizliklerimiz ve mizacımız binlerce yıldır değişmediği için, bundan yüzlerce yıl sonra da bu yazı geçerliliğini koruyacaktır. 

İnanmayan 433 sene önce Montaigne'in yazdığı Denemeler'i okusun, eğer daha önce okuduysa bi daha okusun (ki ben 4-5 kez okumuşumdur). Ve insanın yüzlerce yılda bile ne kadar az değiştiğini görür. Değişim sadece yüzeyeldir. Korku, nefret, kin, ikiyüzlülük, güce tapınma, yalakalık gibi özelliklerin her zaman fazla olduğu, asalet, cesaret ve dürüstlük gibi iyi özelliklerin ise hep kıt bulunduğu kesindir... Okuyalım bakalım Aziz Nesin ne demiş: 


KORKUDAN KORKMAK – AZİZ NESİN

Beş yaşımdayım. Bana daha o yaşımda okuma-yazma, matematik, dilbilgisi ve sözdizimi öğreten ve Kur'an'ı ezberleten Galip Amcam şu fıkrayı anlatmıştı: 
Köpeğe sormuşlar: 
- Niçin havlayıp duruyorsun? 
- Yürekliliğimden ... demiş köpek. 
- Öyleyse gerin niçin gelip gidiyor?  Köpek yanıtlamış soruyu: 
- Korkumdan! 

Altmış yedi yıldan  beri unutamadığıma göre, ölene dek unutamayacağım bu fıkrayı duyduğumdan bu yana, yaşamımdaki deneyimlerimde gözlemledim ki, havlayıp hırlayarak, zartzurtla, zorbalıkla, dayak ve işkenceyle başkalarını korkutmak isteyen ve korkutanların kendileri daha çok korkmakta ve korkularından gerileri gidip gelmektedir.
Başkalarını korkutmaya çalışan ve korkutanların kendileri daha çok korkarlar ve korktukça, korkularını yenmek için daha çok korkutmaya çalışırlar. Bu korku kısırdöngüsü böylece sürer.


Gerçekten yürekli olanlar, ne başkalarını korkutmaya çalışır, ne kendileri korkarlar.

6 Ağustos 2013 Salı

ESKİ AMA GÜNCEL BİR FİLM: V FOR VENDETTA (Sonsuza Dek Özgürlük)

V for Vendetta, 2005 yılı ABD - Almanya ortak yapımı olup 2006'da gösterime giren bir film.  V for Vendetta, Alan Moore'un yazıp David Lloyd'un çizdiği aynı isimli çizgi romandan beyaz perdeye uyarlandı. Eski bir filmmiş ama maalesef ben daha yeni seyrettim…
Hikâye; geleceğin İngiltere'sinde (2020) geçmektedir. Diktatör bir rejime bireysel bir başkaldırının nasıl toplumsal hale geldiğini gösterir. 

Geleceğin İngiltere'sinde geçen filmde terör olaylarında büyük kayıplar verdikten sonra kurtuluşu baskıcı bir yönetimde bulan ingiliz halkının uyanış öyküsü anlatılmaktadır.
Filmde bir yandan bir sene içinde halkın uyanışına, yönetimin gerildikçe baskıyı arttırmasına, özgürlük için gerekli temellerin atılmasına, diktatörlüğün doğuşu ve gelişmesine tanık olurken; diğer yandan özgürlüklerin korkulara kurban edilmesi anlatılmaktadır.
"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var ve fikirler kurşun geçirmez!" der V.

Bu filmde anlatılanları sanki günlük hayatımızda yaşıyor gibiyiz. Bir diktatör ruhlu kişi var ve halkı değişik şekillerde korkutarak iktidarını kalıcı hale getirmeye çalışıyor. Bu arada yaptıkları hataları ve katliamları bile medyayı kullanarak marifetmiş ve kendilerinin başarısıymış gibi gösterebiliyor. Tüm medyaya sahip olarak sürekli halkın beynini yıkıyor ve aksi hiçbir fikre tahammül göstermiyor. Bu arada yandaşları ve suç ortaklarıyla devamlı zenginleşiyor. Ama bir taraftan da iktidarı elinden gidecek ve elindekileri kaybedecek diye ölümüne korkuyor. Polis teşkilatı da bu korku imparatorluğunun en büyük payandası oluyor. Halkın çocuğu polisle halkın kendisi sürekli karşı karşıya geliyor. Ama halkın çocuğu olan polis nasıl programlanmışsa halka karşı bir düşmandan daha zalim olabiliyor… Nasıl tanıdık geldi mi biraz?  Yoksa filmin canlısını her gün mü yaşıyorsunuz? Yanılmış olmayasınız? İnsan insana, film filme benzer derler…

Sonunda tüm bu baskı, korku, şiddet ve her türlü örgütlü kanunsuzluğa rağmen halkın örgütsüz gücü karşısında yıkıyor. Ve tarihte görülen tüm diktatörlüklerde olduğu gibi halk veya ilahi adalet diktatörün cezasını veriyor. Tarih asla yanılmaz ve asla affetmez… Her diktatör kendini farklı görüp, bu sonuçtan kurtulmaya çalışır ve insan aklına sığmaz tüm kanunsuzlukları ve zulmü yapar ama kurtulamaz… Yaptığı haksızlıklar ve kötülükler arttıkça korkusu da artar. Korkusu arttıkça şiddetin ve baskının dozunu da arttırır. Ama bu sonunu daha da yakınlaştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz… 

Eğer şimdiye kadar seyretmediyseniz, bir seyredin derim… Olaylara bir başka türlü bakacağınıza hiç kuşkunuz olmasın… Orijinal film adı: "V for Vendetta", Türkçe dublajlı,  Türkçesi ise "Sonsuz Dek Özgürlük"

11 Temmuz 2013 Perşembe

BEBEK MUMCU'NUN İLGİNÇ HİKAYESİ

Ben yenidoğan yoğun bakımdan sorumlu asistanım. Eylül 1986 ve yenidoğan yoğun bakımda bir hasta yatıyor, adı Bebek Mumcu. Hasta fetal distres nedeniyle, miyadında seksiyo ile ve APGAR 1 ile 2200 g olarak doğmuş. İntrauterin malnutrisyon, sepsis, menenjit, DIC tanılarıyla toplam 35 gün yattı. Zaman zaman ölümden döndü. Zaman zaman kısmen iyileşti ve bizi ümitlendirdi. Yenidoğan yoğun bakımdaki en kötü ve en uzun yatan hasta olarak nöbetçi olmadığım her akşam eve giderken gözüm arkada kalırdı. Eve gittiğimde de durumunu merak eder, başına bir şey gelecek diye korkardım. Yine böyle bir akşam nöbeti devredip eve gidip yemek yedikten sonra durumu o akşam pek de iyi olmayan bebek Mumcu’yu merak ettim. Dayanamayıp çocuk kliniğine telefon ettim. O anda aklıma bir muziplik geldi ve telefonu açan nöbetçi asistan arkadaşa sesimi de biraz değiştirerek :
- Doktor hanım, çok özür diliyorum rahatsız ettiğim için. Ben bebek Mumcu’nun babasıyım. Çocuğum bu akşam nasıl acaba?
- Bebek Mumcu bu akşam fena değil babası. Ateşi yok ve nazogastrikten verdiğimiz mamayı da iyi tolere etti. Merak etmeyin.
 Bunun üzerine iyi bir haber aldığım için mutlu oldum, ama muzırlığa devam edeyim dedim.
- Çok teşekkür ederim doktor hanım. Çok sevindim inanın. Kusura bakmazsanız bir şey daha sorabilir miyim? Bebek Mumcu’nun tam karşısında yatan Bebek Yılmaz’ın da babası benim. O nasıl acaba?
- Aaaa, o çok daha iyi babası, hatta bu akşam epeydir ateşi olmadığı için ilaçlarını bile kestik. Sanırım bir kaç güne kadar taburcu bile olabilir.

  Aslında bu şekilde yoğun bakımda yatan bebeklerin hepsini soracaktım, ama kendimi daha fazla tutamayıp güldüğüm için foyam meydana çıktı ve esaslı bir fırça yedim tabii.

Sonra Bebek Mumcu’yu 35. gün kısmen iyileşmiş olarak taburcu ettik, ama o kadar sorun yaşayıp, o kadar hastanede yattıktan sonraki durumu hakkında pek de umutlu değildik. Taburcu olduktan 1 hafta sonra kontrole geldiğinde de kısmen iyi sayılırdı. Gelişen spastisiteleri için fizik tedavi konsültasyonu isteyip tekrar kontrole çağırdık. Ama sonraki kontrollerin hiç birine gelmediği için son durumu hakkında endişelenmedik desek yalan olur.

Şimdi aradan bu kadar zaman geçtiği halde bu hastayla ilgili bu kadar ayrıntıyı nasıl hatırladığımı merak edebilirsiniz. Aslında hafızam da çok iyi değildir. Bu hastayı bu kadar iyi hatırlamamın nedenini de kısaca anlatayım:
Yıl 1995: Hacettepe’de yan dal yapmışım, dönmüş ve doçent olmuşum. Akşamüzeri, poliklinik bitmiş, eve gitmeden önce odamda oturup, yarım kalan işleri tamamlamaya çalışıyorum. Kapı çaldı birden ve gir dememle içeri bir kadın ve yanında bir delikanlı girdi. Ben hayırdır inşallah demeye kalmadan kadın:
- Doktor Bey kusura bakmayın, inşallah rahatsız etmiyoruzdur. Bugün oğlumla bir hasta ziyaretine gelmiştik. Aklımıza size uğramak geldi. Belki de hiç hatırlamazsınız ama bu benim oğlum ve siz daha asistanken sizin hastanızdı. Adı o zaman daha konulmadığı için “Bebek Mumcu” idi hatırladınız mı?
Der demez gözlerime inanamadım. Aradan 18 sene geçmiş, o minnacık Bebek Mumcu büyümüş, kocaman bir delikanlı olmuştu. Hemen oturun lütfen dedim ve merakla durumunu sordum. Çocuğun lise sonda okuduğunu ve okul başarısının da iyi olduğunu, ciddi bir şikayetinin de olmadığını öğrendiğimde çok sevindim. Biraz sohbet ettikten sonra annesi kalktı ve müsaade istedi. Gitmeden önce:
- Bebek Mumcu’nun dosyası o zaman bizde kalmış. İşinize yarar mı bilmiyorum ama size getirdim.


diyerek eski ve yıpranmış pembe bir dosyayı çantasından çıkarıp bana uzattı. Dosyayı alıp şöyle bir karıştırdım. Yıllarca geriye gidip benim ve ihtisas arkadaşlarımın notlarını ve imzalarını görerek çok eski bir dost görmüş gibi mutlu olup gözlerim yaşardı. Bu bence gerçek bir mucizeydi. Acısıyla ve tatlısıyla yaşanan ve hatırlaması çok hoş olan bir mucize. Ama öyle heyecanlanmışım ki, ne birlikte bir fotoğraf çektirmek aklıma geldi, ne de adını öğrenmek, telefonunu almak. Şimdi 27 yaşında olmalı.
Not: Bebek Mumcu Gemlik'de yaşıyor, baba adı: Meftun, anne adı Naran...
Tanıyan olursa bana telefonunu bildirmelerini rica ediyorum...

28 Şubat 2013 Perşembe

Ben tek başına ne yapabilirim!


Ben tek başına ne yapabilirim
Diye düşündü biri,
Ve hiç bir şey yapmamaya karar verdi...


Ben tek başına ne yapabilirim
Diye düşündü bir öteki
Ve yalnızlığının kuytuluğuna çekildi

Ben tek başına ne yapabilirim
Diye düşündü bir üçüncü
Ve tek başına düşünmeyi sürdürdü

Ben tek başına ne yapabilirim
Diye düşündü yüz binler
Ve tek başınalıklarını sürdürdüler

Ben tek başına ne yapabilirim
Diye düşündü milyonlar
Milyonlarcaydılar 


Ve tek başınaydılar
Bu arada birileri
Onlar adına
Karar vermekteydi
Tek başına olduklarını sananlar
Topluca ortadan kaldırıldılar..............

 
  Ataol Behramoğlu