27 Ağustos 2011 Cumartesi

KADIN GİTTİĞİNDE NELER GİTMEZ Kİ ?

Kadınlar gittiklerinde, arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar. Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde yetim-öksüz kalan çok olur.

Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış, küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler...

Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların. O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz.

Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz. Bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır. Kapı eşiğindeki "Dikkat et" duyulmaz, annesi gitmiştir "Geç kalma"nın. Kadınlar, arkalarında büyük büyük boşluklar bırakarak giderler.

Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında. Ve bir kadın gittiğinde pek çok yetim bırakmıştır arkasında.

Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; bir ağır işçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci... Bir anne gider... Bir dost... Bir arkadaş... Bir sevgili...

"Ne çok kişi yok olur, bir kadın gittiğinde..."
(alıntıdır)

21 Ağustos 2011 Pazar

İKİZ RUHLAR VE EŞ RUHLAR

Aynı zannedilen ama birbirinden çok farklı kavramlardır. Birçoğumuz eş ruhuyla karşılaşmıştır, fakat ikiz ruhla karşılaşmak çok ender bir durumdur. Herkes yaşamaz.
İkiz ruhlar aynı özden gelen, fiziksel bedenlerini alabilmek için iki ayrı enerjiye ayrılmak zorunda kalan ruhlardır. Kendine ait özün bir parçası oldukları için aralarındaki çok güçlü çekim, eninde sonunda onları karşılaştırır. Bu karşılaşma çok acı dolu ve tehlikeli olabilir. Her ikisi ya da birisi hazır olmadan karşılaşılmışsa bu daha da acı vericidir.
Karşılaşmalarının tek nedeni birbirlerinin ruhsal gelişmelerini hızlandırarak bütüne ulaşmaktır. İkiz ruhlar birbirlerine tıpatıp benzer hayatlar sürmemişlerdir. Her ikisi de hayatta değişik deneyimler yaşamışlardır. Kişilikleri birbirine zıt bile olabilir.
Eş ruhlar, ruh ikizleri gibi zıt değildir, tamamlayıcıdırlar. Aynı titreşimlere sahiptirler ve birbirlerini dengelerler. Onlarla uyum içinde yıllar boyunca yaşanabilir. Her zaman yanımızda olup yaşamımızı kolaylaştırırlar. Zaman her şeyi değiştirdiği gibi eş ruhları da değiştirebilir. Koşulsuz hep aynı kalacaklar diye bir kaide yoktur. Zamanla birbirlerine hitap etmeyebilirler. Zaman yaşanılanları sıradanlaştırabilir. Eş ruhumuzun bizi koşulsuz sevmesini ve yüzde yüz anlamasını bekleriz. Koşulsuz aşkı yaşamak sanıldığı kadar kolay olmadığından, herkes hayatını özünde tek başına yaşadığı ruhsal ihtiyaçlar değiştiğinden zamanla yaşadıkları sıradanlaşıp, birbirlerine hitap etmeyebilirler.
Kişiler kendilerine eş ruhlar ile bir değil birçok kez karşılaşabilirler. Ama ikiz ruhlar enderdir ve çok ender karşılaşırlar.
İkiz ruhlar karşılaştıkları zaman neler yaşarlar?
Aralarında çok yoğun ve çok güçlü, dayanılması imkansız bir çekim oluşur. İkiz ruhun gözlerine bakıldığında kişi o gözlerde kendisini görür. Fiziksel ve karakteristik olarak çok benzerler, yalnız kişilikleri farklıdır. İkiz ruhumuz kendisinden bahsederken, sanki bizi anlatıyor gibidir. Nasıl ikizler kız ve erkek ya da iki kız, ya da iki erkek olarak doğabilirlerse dünyada fiziksel beden bulmuş ikiz ruhlar da öyledirler. Aralarındaki çekim cinsellikten çok öte, sevgili olmaktan çok öte, bunların çok daha üstünde bir çekim olup bir arada bulunmak, yanında olmak, nefesini duymak, kendinden bir parça olan o öze sarılmak hislerini beraberinde getirir.
İkiz ruhlar birbirini ne yaparsa yapsın yargısız, karşılıksız severler. Yanında olmak her şeydir, ondan vazgeçmek, kişinin kendinden vazgeçmesi gibidir. Çaresizliği, sabrı, koşulsuz sevmeyi birbirlerinden öğrenirler.
Şartlar ikiz ruhların bir arada olabilmesine her zaman, hatta çoğu zaman uygun değildir. Diğer insanlar aralarındaki çekimi anlayamazlar, şartlar ikiz ruhları birbirinden ayırmak için elinden gelen her şeyi yapar. Dayanabildikleri kadar bir arada olurlar.
Dünya hayatında bir arada olmaları, “sorumlulukları, çevresel baskılar, toplumun bilmediği, tanımadığı şeyden korkup yok etmeye çalışma gayretlerinden, belki de en yakınlarının bencilliklerinden, paylaşamama gayretlerinden olsa gerek” zordur, ayrılık bazen kaçınılmaz olur.
Birbirlerinden ayrıldıklarında çok zorlu bir sürece girerler. Fiziksel ve ruhsal sıkıntılar geçirirler. Günlerce süren, ruhsal felç olma durumu yaşarlar. Yoklukları dayanılacak gibi değildir.
İkiz ruhlar daha önce aşık olmuşlardır, aşkı her ikisi de bilir. Ama bu durum aşktan çok daha öte, çok daha başka bir şeydir. Öyle bir durumdur ki; kendini bir başkasında bulmak, ait olmak, kendinden vazgeçmek, benliği aradan kaldırıp onda kaybolmaktır. “Ben yokum dünyada; bana dair her ne varsa sendendir benden hiçbir şey kalmamıştır.”; “ben senim, sen bensin, ikimiz biriz” cümleleri onların gönüllerinden dökülür.
İkiz ruhların karşılaşmalarının mutlaka bir nedeni, bir hikmeti vardır. Hikmet koşulsuz sevgiyi, ilahi sevgiyi yaşamak ve hissetmektir. Bu sevgiyi öğrenmenin başka yolları da vardır muhakkak, lakin bu en kısa ve en etkili yoldur.
İkiz ruhların duygu yoğunlukları özde aynı olmakla birlikte birbirlerinden farklı yoğunlukta olabilir. Yüreğindekileri kendine bile itiraf etmeye cesaret edemeyen bazı ikiz ruhlar; itiraf edecek olursa her şeyden vazgeçip sadece ikiz ruhuyla olmak isteyeceğinden sosyal konumundan dolayı, kimseye zarar vermemek adına sessiz kalmayı ve uzak olmayı seçebilirler. Bu kararı vermek de bedel ödetir, çünkü kendilerinden vazgeçmişlerdir. Onsuz olmak, aslında kendisi olmadan yaşamaktır. Gönülleri, benlikleri, her şeyleri ikiz ruhu ile gider, dünyada sadece beden olarak kalırlar. Bu boşluğu kaybettiği ikiz ruhunun aslında kendi içinde olduğunu, ruhunda onunla birlikte olduğunu öğrenmeleri, keşfetmeleri nadir ikiz ruhlar tarafından başarılabilir. Kimseye zarar vermeden dikkatli, kararlı ve cesaretli olunursa iletişimin devam etmesi mümkündür. Lakin gönül öylesi taşkınlıklar yapar ki, bir kararda kalınamaz gönül dile gelir, sır ifşa edilir. Sır birbirlerinden gizli değildir zaten; asıl olan sırrı ilgisiz kişilerden saklamak, sırrı açığa vermemek, anlayamayana asla anlatmamak, anlayabilmenin de bir kabiliyet olduğunu bilmektir. Bunu yapabilmek de çok kolay olmasa gerek.
Hayatta hemen hemen pek çok şey yaşayarak öğrenilir, tecrübe edilir. O sebepledir ki damdan düşenin halini onu görenler değil, o olayı yaşayanlar anlayabilir.
Koşulsuz aşk, koşulsuz sevgi öğrenilmeden yaşanamaz. Eş ruhlar birbirini koşullu sever, koşulsuz seven sadece ikiz ruhlardır. İkiz ruhların koşulsuz aşkı asla bağımlı, hastalıklı bir durum olamaz. Koşulsuz sevmek her şeye rağmen onunla olmak, ama gerektiği zamanda onsuz da olabilmektir.
(Alıntıdır, ama ufak tefek revizyona uğratılmıştır...)

16 Ağustos 2011 Salı

ZAMAN GİTTİKÇE DAHA HIZLI MI AKAR?

Kum saatinin her çevrilişinde geçen zaman tekrar elde edilir; bir el hareketi yeterlidir bunun için. Ama biriken kumlar ne kadar sıklıkla akıtılırsa zaman o oranda hızlı geçer.

Kum saatlerinde akan kum taneleri her defasında sürtünerek birbirlerinin yüzeylerini parlatır, sonunda bir kaptan ötekine neredeyse birbirine hiç sürtünmeden geçer ve her defasında saatin boynunu da bir parça genişletirler. Kum saati ne kadar eskiyse, kum o kadar hızlı akar. Böylece kum saati, fark edilmese de her defasında belli bir zaman aralığını daha kısa ölçer. Bu ölçüm hatası, içinde bir metafor barındırmaktadır:

“İnsanlarda da böyledir, sonraki yıllar gittikçe daha hızlı akar, ta ki ölçüm kabı dolana kadar. İnsanın içi de zamanla izlenimlerle doldukça dolar.”

Günlük ritimler bir kişiyi tam bir sabah veya gece insanı haline getirebilir. Sabah insanlarında vücut sıcaklığı sabahın erken saatlerinde yükselmeye başlar, öğleden sonra dört civarı zirveye ulaşır, sonra düşmeye başlar. Sabah insanlarının vücut saatleri gece insanlarının vücut saatlerinden ileridir, onların vücut sıcaklıkları düşerken gece insanları akşam karanlığı çöktükten sonra hala faal ve zindedir ve vücut sıcaklıkları daha geç saatlerde zirveye ulaşır.

İşte, yaşlanma ve zaman ilişkisini biraz mizahi duygularla, ama biraz da insanın içine işleyen acı gerçeklerle vurgulayan ve kolay okunabilen bir eserle gündeme getirmekte olan Douwe Draaisma’nın  (*), Hollanda da dört ödül alan ülkemizde de 2008 yılında yayınlanan 306 sayfalık “Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer? Why Life Speeds Up As You Get Older?” adlı eserini özetleyerek paylaşmak istedim.
Bazı ilginç paragrafları da aktarıyorum:

*Belleğimiz bir şeyi muhafaza etmeme emrimizi dikkate almaz: “Keşke bunu görmeseydim, yaşamasaydım, hiç duymasaydım; bunu tamamen unutabilsem,” deriz. Ama hepsi boşunadır; unutmak istediğimiz şey gece, uykumuz kaçtığında kendiliğinden, davetsiz bir şekilde çıkıverir tekrar karşımıza. Bellek, o zamanda bir köpek gibidir; az önce attığımız şeyi kuyruğunu sallaya sallaya bize geri getirir.

*Belleğimiz günlük hayat konusunda pek iyi değildir. Dikkati pek çekmeyen olayları, eskiden duyulan bir sesi, eski günlerin havasını, odaların kokusunu veya yenen bir yemeğin tadını hafızanızda yeniden oluşturmak zordur. Sevdiğiniz kişilerin eski görünüşlerini de gözünüzde pek kolay canlandıramazsınız.

Anne-babanızın eski günlerdeki görünüşleri, çocuklarınızın küçüklük halleri, karınızın, kocanızın, dostlarınızın yıllar önceki halleri; bu kişiler yakınımızda oldukları ve siz farkına varmadan ve yavaş yavaş değiştikleri için eski görünüşleri hafızanızdan silinip gitmiştir. Kendi görünüşünüzdeki değişimler bile gözünüzden kaçar: Bugün aynada gördüğünüz yüz, bırakın bir ay veya bir yıl önceki halini, yüzünüzün dünkü halini bile belirsizleştirir.

Öyle görünüyor ki, yaşlanınca, daha hızlı çalışan saatler kullanmaya başlıyoruz.

Bunu daha da öz biçimde ifade eden düşünürün biri demiş ki: "Gençlikte günler kısa, yıllar uzundur, Yaşlılıkta günler uzun, yıllar kısadır." 

Douwe Draaisma (1953): Hollanda’daki Groningen Üniversitesi’nde psikoloji ve felsefe eğitimi almıştır ve halen aynı üniversitenin Psikoloji Tarihi ve Teorisi bölümünde öğretim üyeliği yapmaktadır.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

TELEFON DEFTERİ

İnsan Telefon Defterini Temize Çekerken Bazı İsimleri Eski Defterinde Bırakır:
Onlar artık bir daha asla aranmayacaktır. Garip bir hüznü barındıran bu silik isimlere bakılır. Kimi okuldan sınıf arkadaşınızdır, kimi çok çabuk unutuverdiğiniz bir eski sevgili, kimi aylarca hatta yıllarca herşeyi ama herşeyi paylaştığınız birisi...


Soyadları sorulmamış bir sürü hatırlanmayan isimde vardır defterde; ve şüphesiz üstünde isim olmayan telefon numaraları... Korkunç bir operasyonla onlarca hayat, onlarca güzellik bir çırpıda ortadan kaldırılıverir.

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN BAZI İSİMLER ÜZERİNDE DURUR.  Onca zaman sonra bir kez arasanız, sesini duysanız... Ona edilebilecek bir çift sözünüz bile yoktur ama! Birlikte gittiğiniz filmler, meyhaneler, evler, birbirinizi yıllar sonra özlemenizi sağlayacak sevgiyi aşılamamıştır size. Yalnızca bir isimdir şimdi o. Temize çekerken atlarsınız hemen. Derhal çeviriverirsiniz sayfayı telaşla, alelacele. Oh, çok şükür, o isim geçmişte kalmıştır hemen. 

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN HAYATINI DA SORGULAR!  Hangisi ihanet etmiştir, hangisi yalvarmıştır kendisini bırakmamanız için; hangisi yalvartmıştır, hangisinin bir süre sonra arkanızdan konuştuğunu duymuşsunuzdur; hangisi sizi en güzel öpmüştür; hangisi rüyalarınıza girmiştir! 

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN YALNIZLIĞINI DA KANITLAR.  Bütün bu insanlar şimdi nerede, ne yapmaktadırlar? Saat elbette dört'tür! Ters dönmüşüzdür. Bu tek başınalık ve bu isim katliamı aslında size ters gelir... Çalan telefona bakarsınız. Acaba? Acaba, telefon defterini temize çeken bir arkadaşınızın son anda kurtarma çabası mıdır? Bir iki kırık sözcük, yarım yamalak bir buluşma, belki... Bilemezsiniz ki... 

LÜTFEN, AMA LÜTFEN TELEFON DEFTERLERİNİZİ KAYBETMEYİNİZ. 

Küçük İskender'den (affına sığınarak) aparılarak modifiye edilmiştir.... 

23 Temmuz 2011 Cumartesi

HAZİN BİR AYRILIK YAZISI...


Derler ki, biten her sevgi iz bırakır.
Ama kimse bitsin diye başlamaz ki,

Acı çekmek için sevmez ki…
Ne umutlarla başlanır sevdalara.

İşte, der yürekler, "buldum diğer yarımı".

Ayaklar kesilir yerden, gözler parlar, serçe yüreği gibi atar yürekler.

Gözler bulur birbirini, sonra da eller.

Titrer bedenler ilk temasla yanaklar kızarır,

Nereye konacağı bilinmez ellerin.

Gözler kaçırılır, dil susar. Tadını çıkarmak istercesine o anın…

Öyle hızlı akar ki zaman,

Özlemlerle, kavuşmalarla,
ayrılıp barışmalarla, sitemlerle geçer gider.

Ve bir gün sonu gelir bu sevdanın.

Her güzel şey gibi, bu da biter işte…

Sonra düşünürsün, “Neden” diye. Neden ayrıldık, neden gitti.

Ve yaşarken anlayamadıklarını anlamaya başlarsın.

Sevdiğinin sana ulaşma çabalarını,  sana feryatlarının çığlığa dönüştüğünü ve duymadığını fark edersin.

Sevdiğinle arana duvar ördüğünü,

Senden duymak için can attığı o sözü söylemediğini, sevdiğinin başka birini sevdiğini,

Başkalarından duyduğunu hatırlarsın.
Ama bunun onu nasıl yaraladığını, o gidene dek anlayamazsın…

Bilmemişsindir ki zamanında değerini,

Kaybetmekle boşalan yeri anlatmıştır ancak onu sevdiğini…

Onu yok saymakla, görmemezliğe, duymamazlığa gelmekle,
Aranıza etten duvarlar örmekle, sana uzanan kollarını boşta bırakmakla,

Sevdanızı senle konuşarak kurtarma çabalarını,

Hep sonra, diye erteleyerek,

Her ertelemende onun içinde bir şeyleri yakıp yıkarak,

Sevdiğinin yüreğini soğutmakla,
Bir yüreği ve sevdayı nasıl harcadığını anlarsın.

Anlarsın, aslında onun gitmediğini,

Senin onu yavaş yavaş, farketmeden gönderdiğini.

Ve artık bilirsin ki, tükenmiştir seni seven.
Gözlerinde, yüreğinde yoksundur artık.

Zor gelir bunu kabul etmek.
Geç de olsa anlarsın, ne kadar sevildiğini.

Ve pişmanlık yakar içini,
“Ben ne yaptım” diye. Sana hep fırsat vermiş, hep sevmiştir seni.

Ta ki sevilmediğini gözlerinde görene, başkalarını ona tercih edene, ondan kaçmanı kabul etmek zorunda olana dek…

Anlamıştır ki senin yanında yeri yoktur artık onun.
Ve sonunda kabul etmiştir onu göndermeni,

Başka çaresi kalmamıştır ki…

Gözlerinden birkaç damla yaş dökülür. Ağlarsın…

Geç kalmışsındır sevdaya.
Geri gelmeyecektir artık giden.

Ağlamanın da faydası yoktur artık, Pişmanlığın da…

Gözlerin de kurusa, için de yansa,

Kaybetmeden değerini bilmediğin sevgili,
Gitmiştir işte bir daha gelmemecesine…

(Tamamı alıntıdır)

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Bir Kadının Kızgın Olduğu Nasıl Anlaşılır ?

Kadınların kullandığı bazı kelimelerin erkekler için düz, bildik anlamlarından öte, farklı mesajları vardır. Bu anlamları bilmeyen erkeklerin işi zordur. Sonra "neden bu kadınları anlamak zor?" diye de şaşırır dururlar...
İşte kadınların kızgınlıklarını yansıtan ünlem cümlecikleri!!..
"İYİ !": Kendisinin haklı olduğunu, tartışmayı noktaladığını gösterir. Söz bitmiştir, artık susmalısınız. Haklı olduğunuzu düşünseniz bile.
"BEŞ DAKİKA": Değişken anlamlı bir kelimedir. O giyiniyor ve siz bekliyorsanız bu en az yarım saat demektir. Ama siz TV seyrederken sizden bir şey yapmanızı istediyse ve size beş dakika mühlet verdiyse "beş dakika" gerçekten beş dakikadır.
"HİÇ !": Bu kelime fırtına öncesi sessizliktir ve alarma geçmenizi gerektirecek "bir şey" var demektir. Çok kritik bir kelimedir. Bu duruma göre ya "şimdi konuşmak istemiyorum, bunun hesabını senden sonra soracağım" demektir, yada "biraz daha israr et belki söylerim" demektir. Yalnız çıkacak sorunlarla başetme gücünü o an kendinizde bulmuyorsanız duymazdan gelin bence. "Hiç" ile başlayan tartışmalar "iyi" ile biter.
"DEVAM ET !": Bu "sakın haaaa" bir izin filan değil, sadece ikazdır. Aldanıp da yapmaya devam etmeyin. Yoksa defteriniz dürülecek demektir.
"SESLİ İÇ GEÇİRME": Bu bir kelime değildir, ama bu da erkekler tarafından yanlış anlaşılır. Sizin bir aptal olduğunuzu düşünüyordur ve "seninle niye vakit kaybediyorum ki" demek istiyordur.
"TAMAM !": En tehlikeli kelimelerden biridir. Yaptığınız hatayı size "ne zaman ve ne şekilde" ödeteceğini düşünmek için zamana ihtiyacı var anlamına gelir. Ayağınızı denk alın, yakında çok kötü diyet ödeyeceksiniz anlamına gelir.
"TEŞEKKÜR EDERİM !": Kadınlar tarafından en az kullanılan kelimelerden biridir. Bir kadın size teşekkür ediyorsa, mutlu olup sakın nedenini sormaya kalkmayın. Sadece "bir şey değil" deyin ve hemen odadan sıvışın. Arkanıza bile bakmayın.

17 Haziran 2011 Cuma

KELEBEK GİBİ OLMAK

Kelebek gibi olmak dendiğinde, doğanın bütün güzelliklerini ve zarafetini kendinde toplamış, ama karşısındakine hiçbir yük getirmeyen bir insan ya da bir ilişki kast edilir.
Kelebek gibi bir insan sadece verir, karşılık beklemez.
Kelebek gibi bir insan sadece sever, karşılık beklemez.
Kelebek gibi bir insan, severken acıtmaz, verirken borçluluk duygusu yaratmaz.
Verirken ve severken güzel ve zarif, karşılık beklemediği ve hiçbir şey istemediği için de ağırlıksızdır.
Hiç kuşkusuz, karşılıksız sevmek, almadan vermek gibi kavramlar çok da insani değildir.
İnsanoğlu, bencil ve benmerkezci insanoğlu, verirken almak, severken sevilmek, kısacası, duygularına ve davranışlarına karşılık görmek ister.
Üstelik bu ‘’karşılık görme’’ arzusu, onun yapısındaki en doğal refleksi, çevresiyle ilişkilerindeki en doğal hakkıdır.
İşte bütün bu gerçekler karşısında, ‘’bir gün kelebek gibi bir insana ya da bir insanın size sunduğu kelebek gibi bir ilişkiye rastlarsanız, aman onu kaçırmayın" demişler.
Ve bir gün, sizin omzunuza da bir KELEBEK konabilir.  Sakın kaçırmayın. Eğer kaçırdıysanız da, oturun dizinizi dövün...

12 Haziran 2011 Pazar

Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim,
Ya da asla birini severken karşılığını beklemedim.
Dostluğuma değer biçmedim,sevgime ise hiç bir zaman sınır çizmedim.
Sevdiysem sonuna kadar gittim, bitirdiysem öldürse de hasreti asla geriye dönmedim.
Bazen çok kırıldım, bazen belki de kırdım.
Ama hata insana mahsustur dedim. Affettim, af diledim.
Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yine de affettim.
Onlar belki beni saflıkla yargıladılar.
Belki de içten içe sinsice güldüler.
Ama asıl unuttukları şuydu; Ben aldanmadım.
Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu anlayamadılar.

Bir insan kaybının ne olduğu bilemedikleri için,
Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için...
Oysa ben hiç insan kaybetmedim.
Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim, o kadar...

Can Yücel

11 Haziran 2011 Cumartesi

GÖNÜLLÜ AMELİYAT

Kişiliğimin önemli bir bölümünü aldırayım diyorum. Ara sıra diyorum ki: “Yatayım bir ameliyat masasına, ayıklasınlar beni. Aceleciliğimi söküp alsınlar mesela. Haksızlıklara karşı duramayışımın birazını çıkarıp tıbbi atıklar bölümüne göndersinler. Boşalan yerlere daha fazla “hayır” diyebilmeyi koysunlar.”

Hassasiyetin en az yarısını çıkarsınlar. Onun yerine sert davranma protezi koysunlar. "Arlı arından korkar" diyorlar. Doğru diyorlar. Ar duygumun da birazcığını ar transplantasyonu yapıp versinler ihtiyaç sahiplerine (ihtiyaç sahibi var mıdır, pek bilmiyorum. Olacağını da hiç sanmıyorum ya.)

Yağ aldırır gibi nezaketimden de epeyce aldırayım diyorum; ferahlayayım biraz. Söz söyleme yeteneğimin bir kısmını da çıkarıp yerine 'laf geçirmeyi' koysunlar. İşini ciddiye almayı da en az dörtte üç oranında kesip çıkarsınlar, lüzum yok artık çünkü öyle şeylere.

Burnumu düzelttirir gibi gururumu da düzeltsinler. Fazlası zarar çünkü. Sorumluluk duygum da fazla geliyor, onun yerine yarı yarıya “adamsendecilik” koysunlar. Dünya yansa umurumda bile olmasın. (Yok yok olmadı, o kadar da değil, baz iraz olsun.)

Empati duygumu da epeyce budasınlar, yerine de biraz bencillik aşılasınlar ki, herkesin derdi beni germesin. Geceleri uykum kaçmasın, içim sızlamasın. Madem kimse kendi derdinin, kendi sorununun bilincinde değil, ben niye onlar için kendimi harap edeyim ki... Atalarımız ne demiş: "Kendi düşen ağlamaz". Ağlamasın da zaten....

(ECE TEMELKURAN’ın bir yazısından devşirilmiştir.)

2 Haziran 2011 Perşembe

OY VERMEK YURTTAŞLIK GÖREVİ Mİ ?

Zülfü LİVANELİ  bu yazıyı tam 15 yıl önce Milliyet'te yazdı. Ne kadar doğru ve ne kadar güncel... Ben de birazcık kısalttım, biraz değiştirdim ve güncelleştirdim. Tam da seçim öncesi çok güncel oldu. Bakalım katılacak mısınız?...

Bir ülkede oy kullanma oranının yüksek olması, o demokrasinin güçlü olduğunun göstergesi midir? Mesela Türkiye, ya da bazı Asya ülkeleri, oy kullanma oranları yüzde 80’lerin üzerine çıktığı için tam demokratik mi sayılmalı?
Ya da tam tersine, oy kullanma yüzdesinin düşük olduğu ülkeler, demokratik rejimle yönetilmiyor mu? Amerika’da oy kullanma oranı yüzde 40’larda dolaşıyor. Yani geçerli seçmenin ancak yarısına yakını sandık başına gidiyor. Türkiye’de ise bu oran yüzde 80’lerde. Demek ki Türkiye, Amerika’ya göre çok daha demokratik. Katılımcılık çok daha yüksek. Ve halk, çok daha sağlıklı bir biçimde temsil edilebiliyor?!?. Peki ama eğer sonuç buysa, Türkiye katılımcı demokrasiyi ABD’den daha iyi uyguluyorsa, o zaman nedir bu başımıza gelenler?
Galiba katılımın yüksek olması demokrasinin gücüyle doğru orantılı değil. Amerika’da sadece politikayla yakından ilgilenen, gazeteleri, yorumları okuyan, tartışmaları izleyen kişiler oy kullanıyor. Bu bakımdan ülkenin yönetiminde söz sahibi olurken, kendileri de bir çaba göstermiş ve aldatılma olasılıklarını kısmen ortadan kaldırmış oluyorlar. Onların bilerek verdiği karar, geride kalan ilgisiz milyonların yani yüzde 60’ın kararından daha doğru ve ülkeye daha yararlı olabiliyor.
Bizim gibi ülkelerde ise "oy kullanmanın bir numaralı yurttaşlık görevi" olduğu  propagandası ve yasayla düzenlenen zorlamalarla herkes sandık başına sürükleniyor.
Dolayısıyla kimin kim olduğunu bilmeyen, popülist propagandayla kolayca kandırılabilen, partilerle, programlarla uğraşmayan milyonların oyları iktidarları belirliyor. Sizce hangisi daha sağlıklı ?
Toplumdaki her kesim, her gelir grubu, her sosyal, etnik ve dinsel yaklaşım, temsil olanağı bulabilmeli, çok doğru... Ancak bu kesimlerin içinde de ülke yönetimiyle ilgili düşünceler taşıyan kişilerin yanında, tamamen hiç bir şeyden habersiz milyonlar da yaşamakta.
Eminim ki sandık başına gidip oy atan insanlara ‘’Türkiye’nin kurucusu kim? Şu andaki cumhurbaşkanı ve başbakanı söyle! Seçime katılan partileri say!’’ deseniz afallayıp kalacak olanların oranı hiç de az değildir. (Ki bunu yapılan sokak anketleri çok komik ve acınası bir şekilde kanıtladı.) Peki, bu kişilerin oylarıyla belirlenen temsilden bir hayır bekler misiniz? Bu yüzden oy kullanma oranının yüksekliği, bir ülkedeki demokrasinin yerleşikliğini ve sağlamlığını göstermiyor. Tam tersine, düşük oranda oy kullanan ülkeler nispeten daha sağlıklı sonuçlara varabiliyorlar.
En azından demokrasi tarihlerinde, yüzde yüze yakın oranla, ihtilal liderini cumhurbaşkanı yapma vakası yer almıyor.

24 Nisan 2011 Pazar

DİNDARLIK MI? DÜRÜSTLÜK MÜ?

Japonlar yine yaptılar yapacaklarını. Bizde gündeme getirip tartışan yok ama, Batı dünyası, hele de Katrina kasırgasının ardından yaşadıklarını unutmayan Amerikalılar şaşkınlıkla izliyor Japonları.
Aslında en çok, evet en çok bizim üzerinde düşünüp tartışmamız lâzım.

O kadar büyük bir felâket yaşadılar, görüntülerde başı kesik tavuk gibi sağa sola saldırırcasına koşuşan yok. Salya sümük ağlaşıp “Nerede devlet ? Yardım isteriz, şunu isteriz, bunu isteriz” diye cazgırlık eden de yok.
Yardım dağıtım noktalarına saldıran yok. Raflarında "çok az mal kalmış olduğunu" bilmelerine karşın, dükkânlar önündeki kuyrukları bozup da cam çerçeve kırarcasına kapılara saldıran da yok. Ve batı dünyasını en çok şaşırtıp tartıştıran durum, henüz hiç bir yağmalamanın görülmemesi.
Katoliklere ait bir web sitesinde “Japonlar Hıristiyan olmamasına karşın nasıl bu kadar ahlâklı olabiliyor ?” sorusu ortaya atılmış ve tartışılıyor.
Abes bir soru. O soruyu sormak Hıristiyanlara mı düşer ? Sorsak sorsak "en son ve en mükemmel dine sahip" olan bizim sormamız lazım. Ama bakın bi etrafınıza, hiç bir din aliminden, yada dindarlığı kimseye bırakmayan malum kesimden böyle bir soru sorma cesareti olan var mı? Neden yok dersiniz? Biraz düşünün, bulursunuz.
Gerçekten, bu “ehli kitap” kâfirler kategorisine bile giremeyecek kadar Allah’sız-kitapsız tayfasından Japon toplumu nasıl bu kadar üst düzey insanî nitelikler gösterebiliyor ?
Bir uzmanın açıklaması şöyle; “Japon ahlâkı ve inançları, günah ve günah anlayışından kaynaklanan korkuya değil, çevreden utanma temeline dayanmaktadır.”
İlginç bir açıklama. Eğer öyleyse, Japonlar yine yaptı yapacağını demektir.
“Ahlâklı olmak için asgari bir adet peygamber, bir adet de din kitabı gerekir” diye düşünen dünya çoğunluğunun önüne uygulamalı olarak yeni bir ‘icat’ koymuş bulunuyorlar.
Japonların bu yaptığı insanlığa reva mı? Ama n’apacaksın, külliyen ‘kâfir’ işte bunlar.. Bunlardan da işte bu beklenir... Durup dururken ezber bozmanın, millete kötü örnek olmanın, yeni icat çıkarmanın anlamı var mıydı?
(İnternetten alıntıdır, biraz modifiye edilmiştir.)